Çirkin Ördek Yavrusu
- Tuğbanur Eroğlu

- 2 gün önce
- 3 dakikada okunur

Ait olduğun yeri bulmak
Hayatımızda en az bir kez doğduğumuz yere, ülkeye, topluma, ailemize, bulunduğumuz arkadaş ortamına, yaptığımız işe ait olmadığımızı hissetmişizdir. Hepimizin hayatında, aynaya baktığımızda orada gördüğümüz yansımanın “biz” olup olmadığını sorguladığımız anlar da olmuştur. Bu sorgulayış, bastırılmış yaratıcı potansiyelin, henüz açığa çıkmamış ruhsal kimliğin ilk titreşimidir. Ruhu ve bedeni bir kuğunun kıvrımlarını taşıyan ama ördeklerin arasında yaşamaya çalışan insan… İşte Hans Christian Andersen’in Çirkin Ördek Yavrusu, bu sorgulamanın masal biçimindeki en kadim anlatılarından biridir.
Bu masal, çocuklara anlatılan basit bir “farklı olanın kabul edilişi” hikayesi gibi görünür. Ama masalın alt katmanları, tıpkı Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabındaki mitlerde olduğu gibi, bir ruhsal yolculuk, bir inisiyasyon, bir benliğe doğuş sürecini fısıldar. Ve her kadının, her insanın içsel yolculuğuyla derinden temas eder. Bir ördek ailesinin arasında yumurtadan çıkan “farklı” yavru, koca paytak siyah patileriyle, kara gagasıyla görünüşü akranlarına benzemediği için sürekli alay edilir, dışlanır ve kovulur. Yavru, kendi sürüsünü bulmadan önce evlerden, çiftliklerden, bataklıklardan geçer; zorluklar, kara kışlar, soğuklar, yalnızlıklar yaşar. Ta ki bir gün, çok güzel uzun boyunlu varlıklarla karşılaşıp, hayranlıkla izleyene ve suyun yüzeyinde kendi yansımasına baktığında bir ördek değil, tam da hayranlıkla izlediği kuğulara benzediğini fark edene kadar.
Yumurtanın İçinde Başlayan Çağrı
Masal, bir ördek ailesinin arasında dünyaya gelen “farklı” yavruyla başlar. Daha yumurtadan çıktığı an anlaşılır ki o, sürünün diğer üyelerine benzemez. Bu farklılık, onu daha ilk nefesinde dışarıya iten görünmez bir güçtür.
Bu sahne, Jungyen psikolojinin “kendilik çekirdeği” dediği şeyi anlatır: Her insan, doğduğu anda potansiyelinin ipuçlarını taşır. Ama bu potansiyel çoğu zaman ilk çevresi tarafından “yanlış”, “tuhaf”, “çirkin”, “uyumsuz” olarak etiketlenir. Daha ilk anda dışarıdan dayatılan bir yanlış aynayla karşılaşırız.
Dışlanma: Ruhun Patikaya Zorla Çıkarılışı
Ördek yavrusu büyüdükçe dışlanma artar. Koca paytak siyah patileriyle, kara gagasıyla alay edilir, kovulur, itilip kakılır. Bu dışlanma, masalda acı gibi görünse de Estés’in dilinde kutsal bir gerçektir: Ruhun kendi yoluna çıkabilmesi için evrensel bir çağrıdır ve bu yola çıkmak için, kendi sürüsünü bulmak için önce yanlış sürülerden kovulması gerekir. Çünkü: yanlış yerde parlayamaz, yanlış insanlar onun gerçek doğasını göremez.
Hepimizin hayatında “bana göre değil,” “ben buraya ait değilim,” “ben böyle biri değilim” dedirten anların ortak kökü budur. Ruh, yanlış yere tutunmamız için bizi acıtarak uyarır. Travma gibi görülen bu acı; aslında dönüşümün başlangıcıdır.
Dışlanma, uyumsuzluk, anlaşılmama = Kutsal Ayrılma dönemidir.
Yalnız Yolculuk
Çirkin Ördek Yavrusu evden kaçar; çiftliklerden, bataklıklardan, kulübelerden geçer. Kışı tek başına geçirir, soğuğa, açlığa, tehlikelere dayanır. Bu süreç, sembolik bir inisiyasyon (ruhsal olgunlaşma sınavı) gibidir. Kadim mitlerde kahraman önce yalnızlığa itilir, sonra sınanır, sonra kabuklarını kırar. Bu yolculukta eski benlik çözülür; yeni benlik henüz görünmese de şekillenmeye başlar.
Kadın ruhu için bu aşama;
yanlış ilişkilerin bittiği,
dostlukların döküldüğü,
evlerin değiştiği,
inançların çözüldüğü,
kalbin yalnız kaldığı dönemlere denk gelir.
Bu aşamada yaşanan yalnızlık, Estés’in “psişenin çorak arazileri” dediği döneme benzer. Kadının içsel ateşinin yeniden yakıldığı, eski kabukların döküldüğü, kendi gücünü bulduğu ve yeni bir farkındalık kazandığı bir dönem, Jung’un bireyleşme süreciyle aynı doğrultuda: eski benliğin erimesi, toplumun beklentilerinden sıyrılma, başkalarının gözündeki “çirkinlik, uyumsuzluk” etiketini geride bırakma şeklinde ilerler.
Kendi Sürünü Bulmak
Masalda en çarpıcı sahne, kıştan çıkıp ilkbahara eriştiğinde, kuğulara yaklaşan yavrunun kendini sudaki yansımayla görmesi anıdır.
Yıllarca çirkin ve “farklı” sandığı bedeninin aslında bir kuğuya ait olduğunu fark eder.
Bu, Jung’un “Benlik arketipi” dediği öz-ışığın fark edilişidir. Yıllarca kendini değersiz sanmış bir ruhun, aslında ne kadar değerli olduğunu, kendi güzelliğini, sezgisini, yaratıcılığını, sesini, ruhunun vahşi doğasını farkettiği andır bu an.
Aslında kendini çirkin, farklı, uyumsuz sanmak, yanlış insanların aynasından bakmanın sonucudur. Bu öz-ışığın fark edilişiyle, artık kimsenin yargıları işlemez; çünkü kendi gözünü kullanmayı öğrenmiştir.
Çirkin Ördek Yavrusu’nun kuğularla yüzmesi, masalın en yumuşak ama en güçlü sembolüdür. Bizler hayat boyunca birçok yanlış sürüye girer çıkarız:
yanlış arkadaş grupları,
yanlış işler,
yanlış ilişkiler,
yanlış şehirler,
yanlış aynalar…
Ancak her vahşi ruh, ancak kendi gibi olanlarla: görülür, anlaşılır, desteklenir ve büyür.
Bu, kadının kendi kabilesini, kendi sanat topluluğunu, kendi ruh ailesini bulmasıdır. Ait olamama duygusu, ait olunan yeri bulmaya götüren en güçlü pusuladır.
Bu masal bize şunları söyler;
Kendini çirkin sanıyorsan yanlış aynadasın.
Seni küçültenler senin kaderin değil, geçici sınavındır.
Yalnızlık, dönüşümün rahmidir.
Ruhunun kuğusunu doğurmak için, bir süre ördeklerin arasında hayatta kalman gerekebilir.
Bir gün, benliğinin ışıltısı görünür olur. Ve sonunda kendi sürünü bulursun.
Peki Ruhunun gerçek formu kuğu ise, sen şu anda hangi aşamadasın?




Ah belki de sürümü bulma yolundayım, yaklaştığımı hissediyorum. Aslında kendi içindeki tereddütler azaldıkça sürün görünürleşmeye başlıyor. Tereddütlerimiz aynı blur bir tabaka gibi görüşümüzü engelliyor. Ama nerede olduğunu bilmek süreç ne kadar uzun sürerse sürsün bir sonraki evre ye ilerlemek için umut veriyor 😇