Pamukkale’de bir Kirke
- Tuğbanur Eroğlu

- 15 Oca
- 4 dakikada okunur

Önerilen Şarkı: Atmospherious - Circe
İşte Frigya Hierapolisi. Kybele kültünün ve Hades’in şehri. Plütonyum’un bulunduğu yer. (Ölüler ülkesine, alt dünyalara geçiş kapısı.) Girişte bizi Kerberos karşıladı. (Kapıyı koruyan üç başlı köpek. Diğer iki başını göremiyorsanız bu sizin probleminiz.) Kafasını okşadım, izin verdi girişe.
Bu topraklar jeotermal yeraltı kaynaklarıyla dolu. Her köşesinden buharlar fışkırıyor ve şifa dağıtıyor. Yerin altı bulut, hemen üstü pamuk tarlaları, biraz daha üstü Pamukkale. Şehrin ismi yeraltından çıkan buharlardan mı, pamuk tarlalarından mı, yoksa travertenlerden mi geliyor bilmiyorum ama burası pamuğun, bulutun ve bilginin kalesi.
Ve bilin bakalım benim kütüğüm neresi: Buharkent. Aydın’a bağlı fakat Denizli kıyısında. İsmini jeotermal yeraltı kaynaklarından almış. Frigler ise o zamanın dünyasında müzisyenleriyle nam salmış; ilk üflemeli antik çalgıların mucitleri. Elimde mızıkam, çantamda ağız kopuzumla gezdim mekânı. Bambaşka açılardan köklerime baktırdı; çok müthiş bir spiritüel deneyim yaşattı burası bana. Ateş beni çağırıyor fakat güzel bir ateş. İzinli bir giriş. Teşekkürler Hades.
Hierapolis’te yürürken fark ettim; bazı şehirler gezilmez, hatırlatır. Yeraltından yükselen buhar yalnızca şifa değil, kadim bir çağrı taşır. Bu topraklarda yer ile gök arasındaki perde incelir; adımlar, farkında olmadan aşağıya doğru yönlenir. Antik dünyanın “Plütonyum” dediği kapı, aslında her insanın hayatında en az bir kez önüne çıkan o eşiğe benzer: ilerleyebilmek için aşağı inmeyi kabul etmesi gereken an. Tam da bu yüzden, Odysseus’un yolculuğu burada yankılanır. Çünkü bazı yollar Pamukkale’ye değil, Hades’e çıkar.
Odysseus Aiaia Adası’ndan ayrılmadan önce büyücü Kirke ona çok önemli bir öğüt verir. Yola çıkmadan önce Hades’in diyarına, yeraltı dünyasına inmelisin. Orada kör kâhin Teiresias’ı bulup onunla konuşmalısın. Ancak Hades’in krallığına yalnızca tek başına girebilirsin. Yanına hiçbir adamını almamalısın. İki ırmağın üçüncüsüyle birleştiği noktada bir çukur kazmalı ve oraya sırasıyla süt, bal, şarap ve su dökerek ölüleri onurlandırmalısın. Ardından, bir koç ve bir kara dişi koyun kurban etmelisin. Bütün bunları yaptıktan sonra, ölüler akın akın ortaya çıkacak ve seni ziyaret edecekler. Ancak onların hiçbirine aldırış etmemelisin. Sadece bu sınavı geçtiğinde, Hades’in derinliklerinde kör kahin Teiresias’a ulaşabilirsin.
Odysseus’un yolculuğunda asıl kırılma noktası, dış dünyada karşılaştığı canavarlar ya da tanrılar değil; yola devam edebilmek için durmak ve aşağıya inmek zorunda kalmasıdır. Aiaia Adası’ndan ayrılmadan önce Kirke’nin verdiği öğüt, kahraman anlatılarında sıkça karşımıza çıkan ama çoğu zaman gözden kaçan bir gerçeği işaret eder: Bilinç, bir noktadan sonra ilerleyemez; ancak bilinçdışına inilerek dönüşebilir. Bu yüzden Odysseus’un rotası Hades’e, yani yeraltına çevrilir. Kozmik bilince giden yol, her zaman aşağıya doğru başlar.
Bu sahne, Jungyen çerçevede bilinç ile bilinçdışı arasındaki zorunlu yüzleşmenin mitolojik karşılığıdır. Jung’a göre bireyin olgunlaşma süreci –individuation– hiçbir zaman yukarı doğru doğrusal bir ilerleme değildir. Aksine, kişi önce kendi karanlığına, bastırılmış içeriğine ve gölgelerine iner. Odysseus’un Hades yolculuğu tam olarak bu sürecin sembolüdür. Kirke’nin “Teiresias’la konuşmalısın” demesi, dışsal otoritelerin artık rehberlik edemeyeceğini; yolun bundan sonra içsel bilgelik üzerinden ilerleyeceğini anlatır.
Yeraltı dünyasına yalnız girme şartı ise Jungyen anlamda son derece nettir. Gölgeyle yüzleşme kolektif bir faaliyet değildir. Kişi bu yolculuğa kimlikleriyle, rollerle, savunma mekanizmalarıyla ya da sosyal onayla çıkamaz.
Persona kapıda bırakılır. Odysseus’un adamlarını yanında götürememesi, bilincin alıştığı destek sistemlerinin bilinçdışında geçersiz kalmasını simgeler. Çünkü gölge, başkalarının gözleri önünde değil; yalnızlıkta görünür.
İki ırmağın üçüncüsüyle birleştiği noktada kazılan çukur ve içine dökülen süt, bal, şarap ve su; Jungyen açıdan zamanın ve kimliğin çözülüşünü temsil eder. Bu sıvılar yalnızca yaşam evreleri değildir; aynı zamanda ego anlatısının katman katman bırakılmasıdır.
Süt: Çocukluk masumiyeti,
Bal: Gençliğin arzusunu,
Şarap: Yetişkinliğin deneyimini
Su: Yaşamın özünü temsil eder. Bu aşamada birey, “ben kimim?” sorusuna verdiği tüm eski cevapları bilinçdışına teslim eder. Bilgelik, bu zamana kadar öğrenilmil tüm bilginin bırakılmasıyla başlar.
İşte tam bu noktada simyanın nigredo evresi devreye girer. Nigredo, çürüme, kararma ve çözülme aşamasıdır. Simyasal süreçte madde önce bozulur, dağılır ve kaosa girer; çünkü yeni bir form ancak eski formun ölümüyle mümkündür. Odysseus’un yeraltına inişi, psişenin nigredo anıdır. Bu aşamada kişi kendini kaybolmuş, karanlıkta, yönsüz ve parçalanmış hisseder. Modern insanın “kriz”, “depresyon” ya da “anlam kaybı” dediği deneyimler, Jung’a ve simyaya göre çoğu zaman bastırılmış bir nigredo sürecidir.
Koç ve kara dişi koyunun kurban edilmesi, simyasal ve Jungyen açıdan zihinsel kutupların çözülmesidir. Eril ve dişil, aktif ve pasif, akıl ve sezgi, doğru ve yanlış… Bu ikilikler bilinç için gereklidir ama kozmik bilinç için fazladır. Jung’un anima–animus dengesi burada sembolik olarak kurban edilir; yani kişi, içsel karşıtlıklarına tutunmayı bırakır. Artık haklı olmak değil, bütün olmak esastır. Kutupsuzluk, kozmij bilinç için zorunludur.
Bu aşamadan sonra ölülerin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Bilinçdışı açıldığında ilk gelen şey bilgelik değil, gürültüdür. Çünkü bilinçdışı ilk başta hakikatle değil, gürültüyle konuşur. Bastırılmış anılar, korkular, pişmanlıklar, kibir, kıskançlık, kıyas ve eski benlikler bilinç yüzeyine üşüşür. Jung, bu aşamayı gölgeyle ilk temas olarak tanımlar. Buradaki kritik nokta, her iç sesi “hakikat” sanmamaktır. Odysseus’un ölülerle konuşmaması gerektiği uyarısı, modern spiritüel yollarda en sık yapılan hataya işaret eder: her görüntüyü vahiy, her sesi rehber zannetmek.
Ancak bu ayırt etme becerisi kazanıldığında, yani kişi gölgesini tanıyıp onunla özdeşleşmediğinde, Teiresias ortaya çıkar. Kör kahin figürü Jungyen anlamda son derece çarpıcıdır. Teiresias görmez çünkü dış dünyaya ihtiyacı yoktur. O, içsel görünün, sezgisel bilincin ve merkezin sembolüdür. Görmeye ihtiyaç duymaz. Bilinçdışında gözlere gerek kalmaz. O yüzden “ancak yüreğiyle görebilir insan.” der küçük prens. Teiresias da iç sestir, yüksek benliktir, kozmik bilinçtir. Jung’un “Self” dediği bütünleştirici merkezle eşleşir. Self, ego sustuğunda konuşur; nigredo tamamlandığında ise yön verir.
Bu yüzden kozmik bilinç, bir hedef ya da başarı değildir. Odysseus’un öğrendiği şey de budur: Yol, güçlenerek değil; çözülerek açılır. Jungyen psikoloji ve simya bu noktada aynı hakikati fısıldar: Işık, karanlıktan kaçılarak değil; karanlığın içinden geçilerek bulunur.


Yorumlar