Gazı Kaçmış Bir Spiritüellik Meselesi
- Tuğbanur Eroğlu

- 14 Nis
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 15 Nis

Spiritüelliğe Neden Bu Kadar Önyargı Var?
Farkettim ki spiritüel alanın kendisi değil, etrafında oluşan davranış biçimleri insanları rahatsız ediyor. Ve dürüst olalım: Bu rahatsızlıkların büyük kısmı haksız değil. Çok şey var fakat geri dönüşler ve aklıma gelenler çerçevesinde anlatmaya çalışacağım.
Yıllarca benim de birçok önyargım oldu. “Nerede sevgilisinden ayrılmış, depresyonda tip var, hooop thetacı, yogacı ya da astrolog” derdim. Hatta sırf bu önyargım yüzünden “Her şey süper gidiyor, hayatım harika, işte tam bu zamanda gireceğim bu işlere. Hadi bakalım!” diyerek atıldım kozmik enerjiye :)
Bir önyargım da şuydu: “Kaliteli yoga matları ve ayak bileğine kadar giyilen uçuş uçuş kimonolardan, boyna asılan malalardan illallah geldi.” Hatta sevdiğim bir tarzdı, ama el fatiha dedik sayelerinde. İşte bunlar yüzünden bugün spiritüellik çoğu zaman bir içsel çalışma alanı olmaktan çıkıp bir görüntüye, bir kimliğe, bir pazara dönüşmüş durumda.
Ve dışarıdan bakıldığında bu çok net görünüyor. O yüzden insanlar artık şuna tepki veriyor: İçi boşaltılmış kavramlara.
Erdemlerden bahsedip hasetlikle kavrulanlara, dedikodu yapanlara, alma-verme dengesi anlatıp borcuna sadık kalmayanlara, bedelini ödemeden insanın zamanına ve emeğine çökenlere, “Evrensel yasalar” deyip başkasının emeğini yok sayanlara, “Şefkat” adı altında pasif agresif davrananlara… Yani söylemle yaşam arasındaki o uçuruma.
Ve insanlar aptal değil. Bunlar görülüyor. Görmeyi bırak enerjisel olarak bile hissediliyor.
Bir de şu çok insani ama çoğu zaman fark edilmeyen bir tuzak daha var: bu işlere yeni adım atanların heyecanı. Yola yeni giren, yoğun deneyimler yaşayan biri; bunu herkesle paylaşmak ister. “Ben gördüm, siz de görün.” Çok tanıdık. Çünkü bu ben hehe:) Ama çoğu zaman zamansız hareket edildiği için iyi niyetle yapılan bu paylaşım, karşı tarafta itici bir “dayatma” gibi hissediliyor. Tüm tapınakların dağların zirvesinde oluşu da bu yüzden sanırım. Gerçekten yola girmek isteyen o dağa çıkar. İstemeyen ise burunun dibine kadar soksan da anlamayacaktır. Ve herkes bunu deneyimlemek zorunda da değil. Çeşitliliğin keyfini çıkarmak lazım. Bu iki tarsf için de geçerli. Eski kabilelerde şaman da vardı, avcı da. Ama kimse bir diğerini aşağılamadı ya da dışlamadı.
Daha da rahatsız edici olan kısımlardan biri de şu:
Sürekli “insanları sevmek”, “herkes iyidir” söylemi. Ama pratikte?
İnsanlara tahammül yok.
Kendisi gibi olmayanla temas yok.
Farklı düşünene alan yok.
Herkes kendi küçük spiritüel fanusunu kurmuş. Aynı insanlar, aynı cümleler, aynı bakış açıları… Ve dışarıya görünmez bir set. Bu, ruhsallık değil. Bu, insanlık dışı, steril bir izolasyon.
Gerçek bir öğreti insanlardan uzaklaştırmaz. Tam tersine, insanın içine daha çok sokar. Çünkü hayatın içine akıtamadığın, deneyimleyemediğin bilgi çöptür.
Aşramlarda, kamplarda, inziva alanlarında öğrenilen şeyler; eğer sadece o alanın içinde geçerliyse, bu bir dönüşüm değil, kendine yarattığın bir simülasyondur.
Zen tapınaklarının kapılarında boşuna şu cümle yazmaz: “Tapınağa geldin, çayını içtin, şimdi yaşama geri dön.”
Çünkü fazla kalmak konfora dönüşür.
Manevi dünyaya fazla kapılmak, en az maddi dünyaya fazla kapılmak kadar tehlikeli bir konfordur. Ve konfor, dönüşümün en sessiz düşmanıdır. Denge her şeyin anahtarıdır.
Bugün birçok insan kendisini “şifacı”, “ışık işçisi”, “rehber” ilan ediyor. Peki toplumda var olabiliyorlar mı? Bir yandan insani bir iş yapıyorlar mı? Kasiyer mi mesela? Garson mu? Memur mu? Hizmet derken sadece spiritüel hizmet mi önemli olan? Yine adını hatırlamadığım bir filmde benzinlikte çalışan bir zen ustası vardı. “Hizmet her yerde” demişti. (Filmi hatırlayan yazsın.)
Farklı insanlarla temas kurabiliyor musun?
Seni anlamayan biriyle aynı masada oturabiliyor musun? Çatışmaya girmeden, kaçmadan, üstünlük kurmadan kalabiliyor musun? Eğer cevap hayırsa, orada bir eksiklik var.
Çünkü bu çağ, ormanda tek başına oturma çağı değil. Bu, insanın insanla sınandığı bir çağ. “Baba Yaga gibi uzaktan bilgelik” dönemi kapandı.
Tüm bu kopuşların ortasında unutulan şey çok basit:
Gerçek dönüşüm, hayatın içinde test edilir.
İnsan ilişkilerinde,
parayla olan ilişkinde,
öfkenle,
kıskançlığınla,
sınır koyabildiğin yerde,
“hayır” diyebildiğin anda.
Meditasyon minderinde değil, bir tartışmanın ortasında belli olur ne kadar çalıştığın.
Bir Zen hikayesi şöyle der:
-"Aydınlanmadan önce dağlar dağ, denizler deniz, nehirler nehirdi. Aydınlanınca ne dağlar dağ, ne denizler deniz, ne de nehirler de nehirdi. Ve aydınlandıktan sonra dağlar yine dağ, denizler yine deniz ve nehirler yine nehirdi.”
-"Peki ama bunda ne değişti ki?"
“Ben değiştim.”
Gerçekten idrak ettiğinde yeniden görürsün:
Dağ yine dağdır.
Nehir yine nehirdir.
Ama bu sefer kaçmadan, eklemeden, üzerine hikâye üretmeden. Olduğu gibi.
Belki de bütün meselenin özeti şu: Spiritüellik seni hayattan koparıyorsa, etrafın sadelikle değil gitgide taşla tuşla materyallerle doluyorsa, spiritüel ya da psikolojiyle ilgili, yok nlp, yok theta, yok kozmik yok bilmem dizimi, hiçbirinde derinleşemeden üzerine en az 1 yıl disiplinle çalışmadığın aldığın onlarca eğitim sertifikalarından ibaretse hayatın, bir yerde yanlış yapıyorsundur.
Çünkü hakiki olan, seni hayata geri getirir ve olabildiğince sadeleştirir. Tabi ki bu da bir süreçtir.
Beginner spiritüeller yüzünden tüm güzel öğretileri çöpe atmayalım lütfen. Bu, müthiş bir icadın—atom bombasının yanlış kullanılmasından Einstein’ı sorumlu tutmak gibi bir şey.
Sadelik demişken de bu konuya da değinmek lazım. İnsanın “basitliği” kabul edememesi, spiritüelliğin en çok istismar edilen boşluklarından biri. Çünkü basit olan şey çoğu zaman egoyu tatmin etmez. “Bilmiyorum”, “zorlanıyorum”, “şu an sadece buradayım” diyebilmek… Bunlar gösterişli değil. Bunlar paylaşılabilir, parlatılabilir, hikâyeye dönüştürülebilir şeyler değil. O yüzden birçok insan, bu yalınlığı taşımak yerine onun üzerine katman katman anlam, teori, paranormal ve metafizik anlatılar inşa ediyor. Aslında hayat bazen gerçekten karmaşık değildir—sadece zordur. Ve insan o zorluğu sade haliyle taşıyamadığında, onu “anlamlandırarak” katlanılabilir hale getirmeye çalışır. Spiritüel anlatılar hatta sanat tam da burada devreye girer. Bir noktaya kadar bu sağlıklıdır; çünkü anlam, insanı ayakta tutar. Zeze’yi anlattığım yazıda da bundan bahsetmiştim. Ama doz kaçtığında, bu bir kaçış mekanizmasına dönüşür. Geldik mi yine dengeye?
Yani kişi basitçe “üzgünüm” diyemediği için, onu “karmik bir temizlenme sürecindeyim”e çevirir. “Kararsızım” diyemediği için, “evren bana henüz işaret vermedi” der. “Yetersiz hissediyorum” diyemediği için, “enerjim düşük” “bu alanın enerjisini sevmedim” der.
Bunlar tamamen yanlış değil—ama çoğu zaman doğrudan temas edilmesi gereken duygunun etrafından dolaşmanın daha süslü yolları. Çiçekli çayır çimenli yollar…
Yine insanları rahatsız eden, soğutan şey de tam olarak bu: basit olanın sürekli kompleks hale getirilmesi. Hayatın bazı anları gerçekten açıklama istemez; sadece yaşanmak ister. Ama o an bile bir “ders”, bir “mesaj”, bir “kozmik plan” haline getirildiğinde, gerçek deneyimle bağ kopuyor. Ay kozmik demişken kozmik, tekamül, döngü, eşik kelimelerinden de artık baygınlık geliyor. Özellikle de eşik. Neyse konuya dönelim.
Daha sert söylemek gerekirse, basitliği kabul edemeyen biri, derinliği de taşıyamaz. Çünkü derinlik, süslenmiş karmaşıklık değil; sade gerçeklikle temas edebilme kapasitesidir. Zor olan da budur.
Şimdi gelelim peki nedir bu spiritüellik, ruhsal meseleler ya da adına her ne diyorsan?
Bir kere Spiritüel Yol Rahatlık Değildir
Yani yan gelip yatma yeri değildir. Hiçbir gerçek ruhsal, spiritüel ya da psikolojik çalışma rahatlık içermez. Huzur vaat etmez. En azından başlangıçta…
Bugün maalesef “iyi hissetmek” ile “gerçek dönüşüm” birbirine karıştırılıyor. Oysa bunlar tamamen farklı şeyler. Mindfulness, meditasyon ya da herhangi bir farkındalık pratiği; doğru yapıldığında insanı gevşetmekten çok rahatsız eder. Çünkü seni kaçtığın yere götürür.
Ama çoğu insan bunu istemez.
Onun yerine 45 dakikalık olumlama podcastleri dinler. Saatlerce satsang açar, yarısını bile idrak etmeden uyuklar. Taşlarını tuzlu suyla yıkar, dolunayın altında bekletir, Yoga kamplarında bedeni gevşetir ve bunu ruhsallık sanır. Çünkü beden gevşemiştir, zihin biraz yavaşlamıştır, oyalanmıştır—ama özde hiçbir şey değişmemiştir.
İnsanlar pratiğin felsefesini hayatına geçirmek, o çamurlu yolda yürümek yerine; pratiğin etrafında oyalanmayı, yolun kenarındaki çimenliklerde yürüyüp çiçek toplayıp kafasına taç yapmayı seçiyor. Sonra gelsin yoga kamplarından, su terapilerinden şekilli şüküllü CapCut videoları.
İşte bu oyalanma hali zihni yapılandırmıyor, sadece uyuşturuyor. Ve tam burada spiritüel materyalizm devreye giriyor. Burada kişi “çalıştığını” zanneder ama aslında kendini oyalıyordur. Daha da tehlikelisi, bu alan spiritüel bypass dediğimiz kaçış mekanizmasını üretir. Kişi yüzleşmesi gereken şeyi “yüksek bilinç”, “kabulleniş” ya da “akışta olmak” gibi kavramların arkasına saklar. Ama gerçek şu ki insanın kendini gerçekten görmesi son derece rahatsız edicidir.
Hatta bu sadece spiritüel bir iddia da değil. Psikolojide yapılan birçok çalışma, insanların kendilerini olduğundan daha olumlu algılama eğiliminde olduğunu gösterir. Buna “self enhancement bias” denir. Hatta bir yerde okumuştum, kişi aynadaki gerçek görüntüsünü zihnindeki filtre ile görür. Yani aynada kendimizi gördüğümüz halimiz filtreli, başkalarının bizi fiziksel olarak gördüğü gibi kendimizi %100 gerçek halimizle zihin filtresi olmadan görürsek depresyona girersiniz diyordu. Yani kötü haber; görsel olarak da zannettiğimizden daha çirkiniz:) Bu zihnin bir savunma mekanizması: Gerçeği tamamen kaldırabilecek bir kapasiteye her zaman sahip değiliz.
Zihin dış görünüşümüzü bile filtreliyorken, gel de içimizdeki gerçekliği nasıl filtreliyor onu düşün. O gölgeler nasıl da işleniyor, tatlış ihanetlerin, haksızlıkların, kıskançlıkların arasına sıkıştırılıyor.
Sürekli içinden yükselen şu sesleri düşün mesela;
“Bana bunu nasıl yapar?”
“Bu paçoz bile bunu yapıyor…”
“Benim gibi insan şu yerlerde olmalı ama hakkım yeniyor.”
“Ben ben ben” diye başlayan cümlelerini bir düşün.
Bu sesin adı çoğu zaman “haklılık” değildir. Egodur.
Ama insan bunu görmek istemez.
Şefkatinin altındaki gizli üstünlüğü,
merhametinin altındaki bastırılmış öfkeyi,
mütevazılığının altındaki kibri,
şikayetin altındaki egoyu görmek istemez.
Kendini “iyi biri” olarak tutmak ister. Çünkü o kimlik dağılırsa geriye ne kalacağını, neye tutunacağını bilmez.
Daha sert söyleyelim: İnsan çoğu zaman hem kendisinin hem de çevresinin enerjisini tüketen bir yapı içinde yaşar. Ama buna “ihtiyaç”, “duyarlılık”, ya da “sevgi” der. Çünkü gerçeği kabul etmek—bir anlamda enerji vampiri olduğunu fark etmek—bu zamana kadar oluşturduğu ve arkasına gizlendiği kimliği sarsar.
O sebeple insanın kendi kendini görmesi çok zordur. Çünkü kör noktalar, tanımı gereği senin göremediğin alanlardır. Bu yüzden dışarıdan bir göz gerekir. Gerçek bir rehberlik tam olarak burada devreye girer. Ama günümüzde rehberlik de yanlış anlaşılıyor.
Bir rehber senin günlük sorunlarına dahil olup seni onaylıyorsa, seni eyliyorsa; o rehberlik değildir. Gerçek rehber ya da öğreti seni rahatlatmaz. Seni uyutmaz. Seni onaylamaz. Seni rahatsız eder. Kör noktalarını gösterir. Kaçtığın yerlere ışık tutar. Ve çoğu zaman hoşuna gitmez. Bu yüzden birçok insan gerçek rehberlikten kaçar, yerine kendini iyi hissettiren içerikleri seçer. Çünkü biri seni büyütürken, diğeri uyuşturur.
Gerçek bir içsel çalışma başladığında ise insan ilk başta dağılır. Bu bir hata değildir. Bu sürecin işleyişinin ta kendisidir.
Ego sarsılmadan, hangi parçaların çalışılması gerektiği görünmez. O yüzden birçok sistem, örneğin Cosmoenergetica gibi enerji temelli yaklaşımlar, ilk etapta hayatındaki problemli alanları daha görünür hale getirir. Yani “bozuluyormuş” gibi hissedersin ama aslında ilk kez net görmeye başlıyorsundur.
Gerçek bir çalışma zor olduğu için, günümüzde insanlar onun yerine daha kolay olan versiyonlara kayıyor. Çalışma hayatı, vakit darlığı, aile ve sorumluluklar; her şeyde olduğu gibi bu yolu da kestirmeden gitmeye zorluyor. Hayata entegre edilerek yaşanması gereken bilgiler, hap bilgilere, üç günlük atölyelere sıkıştırılıyor.
Hemen sonuca gidilmek isteniyor. En az 30 yıllık hayatında var olan, anne karnından beri ilmek ilmek işlenmiş, ha bir de atalardan miras genleri eklersek yüzyıllara yayılan bir sistemi 3 günde, 3 haftada, 3 ayda, halledeceğini sanan bir kitle var.
İşte bu kıyısından köşesinden ilerlerken hâlâ egosunu susturamayan tayfanın sahte derinliği; ne yaparsa yapsın—en marka taytları giyse de, şiddetsiz iletişim adı altında doğru kelimeleri seçerek konuşsa da, sevgi pıtırcığı gibi davransa da, ortaçağ cosplayi gibi gezse de—hissediliyor.
Bu zamanla biraz önce de bahsettiğim gibi spiritüel materyalizme kapı açıyor. Burada kişi çalıştığını zanneder ama aslında kendine yeni bir kimlik inşa ediyordur. Kavramlar birikir, ritüeller artar, bu alandaki tüm kitaplar okunur, dış görünüş değişir… Ama öz aynı kalır. Ve dışarıdan bu çok net fark edilir. İşte o yüzden insanlar aslında ruhsal konulara değil, onun içi boşaltılmış haline tepki veriyor.
Demem o ki; Bi kere Spiritüellik; özel hissetme alanı değildir. Seçilmiş olma hali değildir. Diğerlerinden “daha uyanmış” olma kimliği hiç değildir. Tam tersine, bütün o kimliklerin soyulduğu yerdir.
Geriye sadece ne kalır biliyor musun? Süslenmemiş bir insan. Fazlalıkların atıldığı hammadde. Simyadadaki felsefe taşı.
Kıskanan, öfkelenen, korkan, bazen kaçan… Ama artık bunları inkâr etmeyen kendi kıskançlığını da öfkesini de korkusunu da görebilen bir insan…
Eğer bu yol seni daha “özel” yapıyorsa, yanlış yoldasın.
Ama seni daha gerçek yapıyorsa—işte o zaman bir şeyler gerçekten değişiyor demektir.
Çünkü hakikat hiçbir zaman gösterişli olmadı. Tüm öğretilerde hep tek bir yere varıldı; Hiçliğe…




Yorumlar