Alma Verme Dengesi
- Tuğbanur Eroğlu

- 6 gün önce
- 2 dakikada okunur

Hayatta kaçtığın hiçbir şey gerçekten ortadan kaybolmaz. Sadece biçim değiştirir. Ödenmemiş bir bedel, yarım bırakılmış bir yüzleşme ya da görmezden gelinen bir sorumluluk… Bunlar çoğu zaman dramatik bir “ceza” gibi gelmez. Daha sinsi çalışır.
İşlerin sürekli ters gitmesi, paranın bir türlü elde kalmaması, arabanın tam da en ihtiyaç duyduğun anda bozulması, beklenmedik masrafların üst üste gelmesi…
Bunların hepsini doğrudan “evrensel ceza sistemi” yani karma olarak okumak safdillik olur. Ama hepsini tamamen rastlantı saymak da kolaycılıktır.
Çünkü insan, çözmediği meseleleri farklı alanlarda yeniden üretir. Sigmund Freud buna “tekrar zorlantısı” der. Bastırdığın şey kaybolmaz; davranışlarına, seçimlerine ve krizlerine bir şekilde sızar. Farkında olmadan aynı hatayı, görmezden gelmeyi seçtiğin her şeyi farklı sahnelerde yeniden yaşarsın.
Jung ise bunu daha ileri taşır: İnsanın “gölgesi”, yani kabul etmediği tarafları, bilinçli kimliğini sabote edecek yollar bulur. Yani mesele şu değildir: “Hayat sana ceza kesiyor.”
Daha çok, “Sen kendi içindeki düzensizliği dış dünyada yeniden kuruyorsun.” Ezoterizm de “içeride ne varsa dışarıda da o vardır.” der. Ve bu durum sadece duygusal alanla sınırlı kalmaz, En somut haliyle para ve alışveriş ilişkilerinde görünür.
Aldığın hizmetin bedeli bu dünyada paradır. Birinin emeğini, zamanını, bilgisini alıp karşılığını vermediğinde, görmezden geldiğinde, ya da kendince ödememeye bahaneler ürettiğinde bu sadece etik bir sorun değildir; bir dengeyi bozma biçimidir.
Para borcu burada kritik ve en somut örnektir. Bir ilişkide hep ilgi aramak, arkadaşlıklarda hep aranan taraf olmak istemek, aile içinde hep odak noktası olmak, hep bir şeye ihtiyacı olup, sırf diğerinde daha çok var diye karşılıksız ilgi, zaman, para vb. talep etmek… Bunlar da görünmez daha soyut borçlardır.
Borç almak hayatın parçasıdır. Ama borcu görmezden gelmek, sadece finansal ya da duygusal bir eksiklik değil; “aldım ama karşılığını vermeyle ilgili bir sorumluluk üstlenmiyorum.” deme halidir.
İnsan bunu normalize ettiğinde aynı örüntüyü kendi hayatında üretmeye başlar:
Ya kendi emeğinin karşılığını alamaz,
ya sürekli geciken ödemelerle uğraşır,
ya da para tam geldiği anda başka bir yerden çıkar.
Araba bozulur. Evde beklenmedik bir masraf çıkar. İş anlaşmaları son anda iptal olur.
Bunlar büyülü bir mekanizmanın işlemesi değil. Ama tamamen kopuk da değiller. Çünkü insan, değeri nasıl kuruyorsa hayatında onu deneyimler.
Emeğin karşılığını vermemeyi, ona verilen değeri görmemeyi alışkanlık haline getiren biri bilinçdışında değeri düşürür. Ve o düşen değer algısı, bir noktada kendi hayatına da yansır.
Hayat bir muhasebe defteri gibi çalışmaz. Ama bir denge arayışı vardır. Bu denge; mistik bir ceza sistemi değil, psikolojik ve davranışsal bir geri bildirim mekanizmasıdır.
Sorulması gereken soru şudur:
“Ben nerede alıyorum ama vermiyorum?”
ve belki daha zor olanı: “Ben nerede kendimin emeğinin karşılığını almamayı kabul ediyorum? Aldığım şeyin sorumluluğunu neden reddediyorum? ”
En kök sebebe inersek de bu Öz-Değer eksikliğidir. Kendi değerini bilmeyen insan, bunu ne kadar görmeyi reddetse de inkar da etse davranışlarıyla dışarıya yansıtır. Yani görmezden gelinen her dengesizlik, bir noktada görünür olmak zorunda kalır. Bazen bir ilişkide, bazen parada, bazen de en basit haliyle, tam yola çıkacakken bozulan bir arabada…Sen ne kadar inkar edersen et, ne kadar saklarsan sakla…
Tüm emekçilerin, emeğinin sorumluluğunu alanların ve emeğe saygı duyanların bayramı kutlu olsun.



Yorumlar