top of page

Ölüm -Yaşam - Ölüm

  • Yazarın fotoğrafı: Tuğbanur Eroğlu
    Tuğbanur Eroğlu
  • 5 gün önce
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 4 gün önce

İnsan “görünmeyenle”, bir takım spiritüel yöntemlerle temas ettiğinde en büyük yanılgıyı şurada yapıyor: O temasın onu hayatın acı yanlarından muaf kılacağını sanıyor. Çünkü acıdan muaf bir hayat fikri, insanın en büyük arzularından biri. Ama gerçeklik böyle çalışmaz.


Cosmoenergetica gibi sistemler, budizm, zen öğretisi, tasavvuf da dahil olmak üzere birçok spiritüel çalışma, özünde bir tekamül sistemidir. Sana kusursuz bir hayat sunmak için değil, seni olman gereken şeye yaklaştırmak için vardır. Şifa dediğimiz şey ise çoğu zaman bu sürecin bir yan ürünü, bir “bonus”tur. Pek az insan bunun farkında olarak bu sistemlere adımını atar. Genel olarak dünyasal isteklerini oldurma yoluyla, para kazanmak, evlenmek, acıdan kaçmak, hastalıktan kurtulmak için gelir. Çünkü zihin her daim bunu satın almak istiyor. Ama hiçbir gerçek sistem, hiçbir gerçek çalışma, insanı acıdan, ıstıraptan ya da ölümden azade kılmaz. Buda’nın ilk vaazının ilk cümlesi şudur: “Yaşam kaçınılmaz olarak acı, yaşlılık, hastalık ve ölüm gibi tatminsizlikler içerir.”


Çünkü ölüm, hatalı bir sonuç değil; sürecin kendisidir. Tıpkı hayat gibi…


İkinci cümlesi ise; “Acının temel sebebi cehalet, açgözlülük, tutku ve öfkeden kaynaklanan arzular/bağlılıklardır.”


Yaşam–ölüm–yaşam döngüsü üzerine bu zamana kadar çok okudum, çok düşündüm, resimler çizdim… Ama mesele metafordan çıkıp gerçeğe indiğinde insan afallıyor tabi. Bence bunun sebebi çok net: Biz doğumu fazlasıyla kutsallaştırdık, ölümü ise neredeyse yok saydık. Bir şeyin varoluşu mucize kabul ediliyor. Hamilelik, annelik, bebek… Doğuma ve hayata dair her şey kutsal, her şey anlamlı. O süreçte yaşanan endişe, heyecan, doğum anı, sonrasında gelen kutlamalar, iyi dilekler… Yeni bir hayatın gelişi etrafında kurulan o büyük kolektif coşku. Sonrasında uykusuzluk, değişen düzen, kabullenilemeyen roller, toplum baskısı yüzünden dillendirilemeyen pişmanlıklar, keşkeler, hayatı yeni doğanın varlığına adapte etmek çabası…


Yani doğumu kutsarken, onun getirdiği gerçekliği çoğu zaman romantize ediyoruz. Ama ölüme geldiğimizde… Orada hiçbir romantizm yok. Ölümü kutsallaştıramamışız. Onu hayatın bir parçası yapmak yerine korku malzemesine çevirmişiz. Halbuki yeni doğanın varlığını hayatımıza adapte etmeye çalışma çabası ile, ölenin yokluğunu hayatımıza adapte etmeye çalışmak tamamen aynı. Yine değişen bir düzen, karmaşa, pişmanlıklar, öfkeler, keşkeler…


Bu biraz içinde yaşadığımız kültürün, biraz da semavi dinlerin etkisi. Ama başka kültürlere baktığında —özellikle bazı doğu geleneklerinde, tasavvufta ya da Meksika’da— ölüm hayatın dışına itilmiyor aksine, hayatın içine dahil ediliyor.


Bizde ise ölüm, mümkün olduğunca görmezden gelinen bir gerçek. Başkasının başına geldiğinde bile insan çıldıracak gibi oluyor ve zihnini hızla konudan uzaklaştırmaya çalışıyor.  Yüzleşemiyor asla. Ama ben bu konuda biraz daha kendimi şanslı hissediyorum.


Annem bir Cosmoenergetica operatörüydü. Benim öğrencim olur kendisi:) Fakat bu öğretide sadece teoride değil, hayatının içinde bu çalışmayı yaşayan; hem fiziksel hem ruhsal birçok düğümü çözmüş, bu sistemin sadece dünyasal bir sistem olmadığının farkında, perspektifi geniş psişik bir insandı.


Ve geçtiğimiz ay aramızdan ayrıldı.


Bunun ardından birkaç arkadaşımın verdiği çok doğal bir refleksle karşılaştım: “Kanalların koruması gerekmez miydi?, ya da “ya işe yaramıyorsa?”


Aslında bu cümle, spiritüel sistemlere dair değil, insanın ölümle kurduğu ilişkiye dair birçok şey söylüyor.


Psikolojide buna kontrol yanılsaması denir. İnsan, anlam veremediği ve kontrol edemediği şeyleri, kontrol edilebilir hale getirmek ister. Ve ölüm, bunun en büyük istisnasıdır. Bu yüzden zihin şöyle bir denklem kurar: “Doğru şeyi yaparsam, doğru sistemi kullanırsam, bu başıma gelmez.”


Ama hayat böyle çalışmaz.


Spiritüel çalışmalar olması gerekeni, kaderi iptal etmez. Sadece o kaderi nasıl yaşayacağını dönüştürür. Elindeki malzemeyi en yüksek kalitede nasıl kullanabileceğini öğretir.


Bir insanın bu dünyadaki deneyimi tamamlandığında, gitmesi gerekir. Er ya da geç bu olacaktır ve herkesin yaşayacağı bir gerçekliktir. Ama “erken” dediğimiz şey, tamamen bizim zaman algımızdır. Oysa birçok kadim öğreti —ister tasavvuf, ister doğu felsefeleri— yaşamı bir görevler bütünü olarak görür. Görev tamamlandığında ise kalmanın bir anlamı yoktur.


“Matrixten çıkış” da bu yüzden bir farkındalık cümlesi değil, bir tamamlanma halidir. Bir sabah uyanıp “kundalinim uyandı, tüm oyunu anladım, matrixten çıktım” demek değil, oyunun gerçekten bitmesidir.


Ve evet, insanın içini en çok yakan yerlerden biri de şu gözlemdir:


İyi, zararsız, doğaya, insana, dünyaya faydalı insanlar bazen daha erken gider. Daha kaba, daha hoyrat, daha az farkındalığa sahip olanlar ise yaşamaya devam eder.


Bu sadece spiritüel bir yorum değil; psikolojide de “adil dünya inancı” diye bir kavram vardır. İnsan, dünyanın adil olduğuna inanmak ister. İyilerin ödüllendirildiği, kötülerin cezalandırıldığı bir düzen bekler. Ama gerçeklik bu beklentiyle örtüşmez.


Geleneksel inanışlarda ise bu durum farklı yorumlanır: Bazı ruhların “tamamlanmış” olduğu, bazılarının ise hâlâ deneyime ihtiyaç duyduğu söylenir. Halk arasında “iyi insan erken gider” cümlesi de buradan doğar. Bu bilimsel bir veri değildir belki ama kolektif gözlemdir.


Ben buna şöyle bakıyorum: Hayat herkese eşit süre vermez, ama herkese bir içerik verir. Kimi o içeriği yıllara yayar, kimi daha kısa sürede tamamlar.


Bu yüzden bir sistemi, bir inancı ya da bir yolu; “beni koruyacak mı?, şifalandıracak mı?, bana bolluk bereket, koca getirecek mi” diye değil, “beni dönüştürüyor mu?” diye sorgulamak gerekir. Ve dönüşüm malesef acılıdır. Yoga kamplarında tef çalmayla gerçekleşmesi biraz zordur...


Yazıyı Buddha’nın ilk vaazının son sözleriyle kapatıyorum; “Acıların sona ermesine ulaştıran yol, "Sekiz Katlı Asil Yol"dur; Doğru görüş, doğru niyet, doğru söz, doğru eylem, doğru yaşam, doğru çaba, doğru farkındalık, doğru konsantrasyon…

Yorumlar


  • Behance
  • Youtube
  • Instagram
  • Etsy

© 2025 by Tuğbanur Eroğlu

bottom of page