top of page

YAS

  • Yazarın fotoğrafı: Tuğbanur Eroğlu
    Tuğbanur Eroğlu
  • 22 Mar
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 28 Mar

Annem öleli 15 gün oldu. Çok ani oldu. Hepimiz şaşırdık. “Şöyle oldu böyle oldu” muhabbetlerini 15 gündür bizden daha beter ağlayan insanları teselli etmeye çalışarak anlattığımız için oraları bir geçelim. Düşüncesiz insanlar sürüsünden her zamankinden daha fazla rahatsızlık duyuyorum. Neyse…


Bu 15 günde birçok şey öğrendim ama şuan savaş verdiğim en net konuyu ele anlatıp içimi dökmeye ihtiyacım var. En net öğrendiğim şey şu: Herkesin bir yas tutma biçimi var ve kimsenin biçimine kimse karışamaz. Yas çok kişisel bir süreç. Ama eğer birinin yas tutma şekli, bir başkasının iyileşme alanını daraltıyorsa, orada artık yas değil; farkındalıksız bir bencillik başlıyor.


Bu 15 günün büyük kısmı “çay koy, kahve yap, bulaşık diz, yemek hazırla, evi toparla” ve yukarıda bahsettiğim insanlara olay anlatma döngüsünde geçti. Herkes 3 gün bile sürmeyecek kendi yasını yaşarken, bir ömre yayılacak kendi yas sürecimde sürekli bir iş ve konuşma akışının içinde kaldım. Sanki ortamda bir yas yokmuş gibi, sanki biri bu yükü görünmez şekilde üstlenmek zorundaymış gibi.


Oysa benim yas tutma biçimim farklı.


Ben yalnız kalmayı seven bir insanım. İçime dönerek, düşünerek, sessizlikte kalarak toparlanırım. Hayatım boyu bu böyle oldu. Bazen evde tek başıma bir şeylerle uğraşarak, bazen yürüyüşe çıkarak, bazen spor yaparak. Bu benim regülasyon biçimim. Ama bu süreçte bu ihtiyaç neredeyse en çok da en yakınlarım tarafından hiç görülmedi. Arayanlara ya da arkadaşlarıma bunaldım konuşmak istemiyorum dediğimde anlayışla çekildiler. Ama bu anlayışı en yakın aile fertlerinden göremiyorum.


Aksine, sürekli bir “aman yalnız kalmasın” hali yapıştı. Özellikle babamın iyi niyetli ama bana temas etmeyen yaklaşımı tam olarak bu… Ben yalnız kalmak istedikçe o daha fazla yanımda olmak istiyor. Bunu dile getirdiğimde ise meselenin benim ihtiyacımdan çıkıp onun alınmasına, “istenmiyorum” duygusuna evrileceğini o kadar iyi biliyorum ki! Çünkü bu döngüyü hayatımız boyu defalarca yaşadık.


Ama işte tam burada bir kırılma oluyor:

İhtiyacını ifade edememek, anlaşılmamak, sürekli kendini regüle etmek zorunda kalmak… Bu, yasın getirdiği duygudan daha ağır bir öfke yaratıyor ve tuttuğum yas ikinci plana atılıp yaşadığım öfkeyle başa çıkmak zorunda kalıyorum. Sonra neden mutsuz , aman suratı asık, ah vah çok etkilendi annesinin kaybına. Arkadaşlar ben Annemi kaybetmenin yasını buralara öfkelenmekten, sağlıklı bir şekilde yaşayamıyorum! Ben de bir yas sürecindeyim. Ve benim ihtiyacım bu süreçte yalnız kalmak. Tam olarak bu süreçte! 2 ay ya da 3 ay sonra değil. Şimdi!


Bu ihtiyaç bastırıldığında, bu sadece duygusal bir rahatsızlık yaratmıyor; fizyolojik olarak da yıpratıyor. Suratım kabarıp kabarıp kaşınmaya başladı mesela! Alerjik reaksiyonların bedenin “şuradan bi git uzaklaş” deme şekli olduğunu biliyorum. Bunu defalarca deneyimledim. Ama ne ben gidebiliyorum, ne de başkaları dibimden ayrılıyor! Resmen kaygılı kaçıngan bağlanma tribine girdik!


Neyse, biraz sakinleşip bilimsel ilerleyelim. Psikoloji literatüründe “duygusal düzenleme” (emotional regulation) dediğimiz şey, kişinin kendi içsel ritmini bulabilmesiyle mümkün. Bunun için de zaman zaman sosyal uyaranlardan çekilmek, yani yalnız kalmak gerekiyor. Kendi içine dönmeyi, duygularını analiz etmeyi beceremeyen insanlar için ise tam tersi rahatlatıcı. Yani sürekli birileriyle konuşmak, asla boş durmamak.


Fakat araştırmalar gösteriyor ki, kontrollü yalnızlık:

  • Sinir sistemini sakinleştirir (parasempatik aktiviteyi artırır)

  • Kortizol seviyesini düşürür (stres hormonu)

  • Duyguların işlenmesini kolaylaştırır

  • Yas ve travma süreçlerinde entegrasyonu hızlandırır


Yani yalnız kalmak bir kaçış değil; aktif bir iyileşme mekanizmasıdır. Sürekli uyaran altında olmak, sürekli birileriyle temas halinde kalmak, telefona bakıp bakıp reels kaydırmak ise tam tersine zihni “işleyememe” modunda tutar. İnsan sadece dikkatini dağıtır, ama iyileşmez. Kendini oyalar. Benim zorlandığım noktalardan birisi de tam olarak bu:


Ben her ne kadar çok bunu yapmamaya çalışıyorsam, etrafımdaki İnsanların kendisiyle ilgili hiçbir iyileştirici şey yapmadan, kendini oyalayarak sadece oturarak, telefona bakarak, sigara içerek zaman geçirmesini izlemek… ve bunun “yas” olarak kabul edilmesi. Ve bu sağlıksız durumun benim sağlıklı bir şekilde kendimi regüle etme çalışmalarımı bencilce baltalıyor oluşu!


Herkesin yolu farklı, evet.


Ama benim yolum bu değil.

Ben odama kapanıp kendimi tamamen izole etmek istemiyorum. Boş boş televizyona ya da duvara bakmak istemiyorum. Mesela annemin evine gidip çok değer verdiği çiçeklerine bakım vermek kedisiyle olmak istiyorum. Ya da kendi balkonumda çiçeklerle tek başıma ilgilenmek…


Sürekli birilerinin varlığıyla da kendi içime dönemiyorum. Yas dediğimiz şey, sadece kaybettiğimiz kişiye değil, onunla birlikte kaybettiğimiz versiyonumuza da tutulur. Ve o versiyonu anlamak için sessizlik gerekir. Bu yüzden yalnız kalma ihtiyacı bir lüks değil.


Bir sınır.


Bir ihtiyaç.


Bir gereklilik.


Ve aslında bir hak.

Talep ettiğim hakkı anlamayanlar olabilir. Ama anlamıyor olmaları, üstüne alınıp, kişiselleştirip küsmeleri (hele ki normal olmayan bu yas sürecinde!) bu ihtiyacın gerçekliğini değiştirmiyor.



Yorumlar


  • Behance
  • Youtube
  • Instagram
  • Etsy

© 2025 by Tuğbanur Eroğlu

bottom of page