Yaşam Enerjisi ve Ölüm Kompleksi
- Tuğbanur Eroğlu

- 1 gün önce
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 12 saat önce

Bazı insanlar yaşamı büyütür, bazıları ise ölümü.
Bu ilk bakışta basit bir cümle gibi görünebilir ama aslında psikolojinin, mitolojinin ve insan doğasının merkezindeki en eski çatışmalardan biridir. Eros ve Thanatos çatışması. Bu yazıda bu konuyu aşk ve nefret ikileminden biraz daha genişleterek anlatmaya çalışacağım. Biraz da iç dökerek…
Eros; yaşam dürtüsüdür. Yaratmak, bağ kurmak, sevmek, üretmek, dokunmak, büyütmek… Bir ağacı sulamak, bir çocuğun saçını okşamak, sofralar kurmak, resim yapmak, aşık olmak, yolda gördüğü hayvana “ya pireliyse, ya zehirliyse” diye düşünmeden dokunmak, iyileştirmek.
Yaşam enerjisi taşıyan insanlar hareket getirir. Yeni yerler görmek isterler, öğrenmeye açıktırlar, bedenlerini ve ruhlarını canlı tutacak şeylere yönelirler. Spor yaparlar, yürüyüşe çıkarlar, müzik açarlar, insanlarla, hayvanlarla, bitkilerle bağ kurarlar. Bir odanın havasını değiştirir, elinin değdiğine umut bulaştırırlar. Onların yanında insan kendini biraz daha hayatta hisseder. Bu insanlar yaşamın enerjisinden beslenir. Beslendikçe de etrafa pozitif saçarlar.
Thanatos ise ölüm dürtüsüdür. Çözülmeye, yok oluşa, durağanlığa, çürümeye doğru çekilen tarafımız. Bazen fiziksel ölüm değil sadece; umut kaybı, depresyon, anksiyete, sürekli bir felaket beklentisi ile hayatın canlı tarafıyla yeterince bağ kuramamak.
Carl Jung’un bahsettiği “ölüm kompleksi” tam da burada başlar. Bazı insanlar yaşamı deneyimlemek yerine sürekli ölümü düşünerek yaşarlar. Sanki zihnin bir kısmı hep mezarlıkta oturuyordur. Sürekli kim öldü, kim hasta oldu, ne kötü olabilir, hangi ihtimal korkutucu… Elinden gelse daha sevdiği insan ölmeden ölümüne üzülecek… Hayat onlar için kutlanan bir deneyim değil, kaçınılması gereken bir kayıp alanıdır. Sürekli bir şeyleri garanti altına almak isterler. Düzenli maaş, ev almak, yatırım yapmak, emeklilik garantileri… Otoritenin yanında olmak dahi bu kompleksin getirisidir. Onlarla birlikteyken sürekli enerjin aşağı doğru çekilir. Bir süre sonra çatışma başlar. Bir de şöyle bir gerçek vardır ki, bu insanları besleyen de tam olarak bu enerjidir. Beslendikçe de etrafa negatif saçarlar.
Ben de 38ime kadar bir uçtan diğer uca, coşkudan depresyona savrulan bir ruhtum. Peki neden?
Annem yaşam enerjisi taşıyan bir kadındı. Bahar geldiğinde sevinen, baharda ilk çiçek açan ağacı gören, hayvanları doyuran, yaşlılara merhametli, yürüyüşünü yapan, sporunu yapan, yolda gördüğü bebeğe sevinçle bakan bir kadın… Birlikte aile mezarlığına ziyarete giderken bile mezarlığın çiçek açmış badem ağacıyla hevesle fotoğraf çekilir, mezardan çiçek fidesi alır “aman günah olmasın” diye dua okur, orada bile gülmekten kırar geçirirdi beni. Onun olduğu yerde yaşam genişler, kahkahalar çoğalırdı. Ev sadece bir ev değil, canlı bir organizma gibi olurdu. Belki de böyle dolu dolu bir yaşam enerjisine sahip oluşu, hayatına tam da kendisinin zıttı bir hayat arkadaşı seçmesine itmiştir:)
Canımın içi babam ise tam tersi, durağan bir insandır. Sakin, durgun bir enerji. Cenazeden cenazeye koşan, yakınlara baş sağlığı dileyen, kötü haber taşıyan bir insandır kendisi. En güncel ölüm haberini anında alır ve hep bir melankolinin içinde yaşıyor gibi görünür dışarıdan. Dünyaya çürümenin penceresinden bakar. Sanki yaşam geçici bir hata, ölüm ise tek gerçek. Bu dışarıdan görüneni olabilir. Onun bu tarafının başka bir yüzü de var elbette: İnsan acısına kayıtsız kalamayan, zor zamanlarda herkesin yanında olmaya çalışan, insanların en yalnız anlarında kapıyı çalan, cenazelerde omuz veren, kayıp yaşayanların sessizliğini paylaşabilen bir adam. Belki yaşam sevincini, sevgisini göstermekte zorlanıyor olabilir ama sadakati güçlü; sorumluluk duygusu yüksek biridir. Ölümü bu kadar düşünmesi, hayatın kırılganlığını herkesten daha derin hissetmesindendir belki de. Bu yüzden insan ilişkilerini hafife almaz, sevdiklerini kolay kolay terk etmez. Ama iş kendi hayatına gelince, o sorumluluğu ve sadakati kendisine göstermez. Kendisine iyi gelebilecek, yaşam enerjisini yukarı taşıyacak her şeylerden uzak durur; spor yapmak, yürüyüşe çıkmak, bedeni canlandıracak herhangi bir aktivite için zamanını harcamaz. Annemin de en kızdığı şey bu yanıydı zaten. (Bunları yazarken kendi insan ilişkilerimde de bir aydınlanma oluyor:)
Özetle ben bu iki ucun, iki ayrı dünyanın içinde büyüdüm. Bir taraf bana yaşamayı, hayatı sevmeyi, kahkahayı, neşeyi öğretti. Diğer taraf kaybetmekten korkmayı, kaygııyı, korkuyu, öfkeyi... Haliyle bu dengesiz iki ucun ceremesini çektim senelerce.
Çok şükür ki şuan ikisinin de hayatıma olan katkısını anlayabilecek hale geldim. Belki de bu iki ucu deneyimlemek benim için hayatta aldığım en büyük ders oldu. Her ikisine de ayrı ayrı teşekkür ederim. Challange ve sınırları zorlamayı seven ruhum, boşuna seçmemiş bu iki zıt ruhu anne-baba olarak.
Biraz da bu yüzden annemi kaybettiğimde içimde çok büyük bir kırılma oldu. Çünkü hayatımda yaşama sevgisini ve şefkati temsil eden kişiyi de kaybettim. Ölüm ve otoriteyi temsil eden tarafım da içimde bir baskı yaratmaya başladı ve bu da öfke yaratıyor haliyle.
İnsan bu iki zıttan biri olan yaşam kaynağını kaybedince de iki yola savrulabiliyor. Ya ölüm enerjisine, öfkeye teslim oluyor, ya da yaşamı kaybettiği insanın anısına daha güçlü savunuyor.
Ben ikinciyi seçtim. Seçtim değil de, seçmeye niyetliyim diyebilirim.
Bu acı çekmediğim, öfkelenmediğim ya da pişmanlıklar yaşamadığım anlamına gelmiyor. Tam tersine, ölümü çok yakından tanıyan insanların bazen yaşamı daha büyük bir iştahla sevmesinin sebebi bu da olabilir. Çünkü gerçekten kaybın ne olduğunu onlar biliyor olabilirler. 15 yıl boyunca birçok fakir ülkede çok zor şartlarda yaşayan ama mutlu ve yaşamı kucaklayabilen insanlar gördüm. Gerçi çok da uzağa gitmeye gerek yok bunları görebilmek için. Yaşamı kucaklamanın şartlarla ilgisi olmadığını biliyorum en azından. Bu bir niyet. Bir istek. Sen neyi büyütmek istersen, neyin pençesinde kalmak istersen, hangisi sana daha konforlu geliyorsa o tarafta oluyorsun.
Nekrofili ve Biofili’den bahsetmişti bir gün Sibel Hoca. Bu kavramlar da aslında tam da bu konuyu özetleyebilir.
Nekrofili kavramı burada sadece fiziksel anlamıyla değil, ruhsal bir yönelim olarak da düşünülebilir.
Bazı insanlar canlı olana değil, çürüyene çekilir.
Sürekli yıkımı konuşurlar.
Sürekli korkuyu beslerler.
Sürekli felaket ihtimalleriyle yaşarlar.
Ama biyofilik insanlar — yani yaşamı sevenler — kırılmış olsalar bile yaşamla yeniden ilişki kurmanın yolunu ararlar.
Bir resimde,
bir hayvanda,
bir kahkahada,
bir günbatımında,
bir ilkbahar sabahında bulurlar o yolu…
Çünkü yaşam enerjisi kör bir mutluluk ya da toksik pozitiflik değildir. Ölümü bile göre, yine de hayatı seçmektir.
Belki de gerçek güç budur: Her şeye rağmen içindeki canlı tarafı öldürmemek. Onu, yaşam enerjisiyle besleyebilmenin yollarını keşfedebilmek ve hayatına entegre edebilmek… Ve bu iki tarafın dengesini koruyabilmek.
Sevgiyle💕



Yorumlar