Kolektif Renk Hafızası
- Tuğbanur Eroğlu

- 3 Oca
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 5 Oca

Önerilen şarkı: Pumas - Colors
Alican’la bir tatile gittiğimizde hep aynı oyunu oynuyoruz: “Bu şehir hangi renk?”
Ama bu, haritada yeşil alan çok mu, deniz var mı, beton mu baskın gibi kolay bir okuma değil. Bir vitrine bakıyorsun; içindeki bütün kıyafetler aynı rengin tonları. Sokaktan geçen insanlar, afişler, tabelalar… Hatta bazen günübirlik bir semt gezisinde bile bunu yapıyoruz. Bazen işi daha da spesifikleştirip o günün rengini seçiyoruz. Ve tuhaf bir şekilde, o gün insanların büyük kısmı aynı renk skalasında giyinmiş oluyor.
Algıda seçicilik mi?
Bence değil.
Belgrad mesela.
Bir vitrine bakıyorsun: yeşil, haki, zeytin tonları…
McDonald’s’ın kırmızı logosu bile Belgrad’da yeşiliyle.
Yanımıza yeşil tonlarda kıyafetler almışız. Bir kafeye oturuyoruz; 20 kişi varsa 15’i yeşil giyinmiş. Biz de Belgrad’ı yeşil ilan ettik. “Yemin edebilirim ama kanıtlayamam” diye güldük. Ama galiba buraya biraz da ispat etmeye geldim.
Kaş’a gidiyoruz.
Lacivert ve beyaz. Ama bu, “deniz var, tatil beldesi” açıklamasıyla geçiştirilecek bir şey değil. İnsanların üstü lacivert beyaz, şemsiyeler de öyle. Ve sen fark etmeden, yola çıkarken çantana mavi bir gömlek atmış oluyorsun.
Bali desen sarı ve turuncu. Sadece gökyüzü ya da gün batımları yüzünden değil. Yemekler sarı-turuncu, kıyafetler öyle, o mevsimde açan çiçekler bile aynı skalada. Sanki ada, kendi renk paletini dayatıyor.
Semerkand Turkuaz. Bu arada turkuaz orta asya türklerinin rengi arkadaşlar. Kimse alınmasın gücenmesin, bizim ülkeninki kırmızı. Bayrağımızdan da belli. Neden kırmızı yazının ilerlerinde anlayacaksınız.
Bu kolaj fikri ise bir arkadaşımın story’sinde, aynı renk skalasından oluşturulmuş bir kolaj görmemle canlandı. Galerimde böyle bir şeyin istemsizce ve sessizce oluştuğunu biliyordum. Heyecanlanla aylara göre fotoğraflarıma bir de bu gözle baktım.
Ve şunu gördüm: Her ayda tek bir renk baskın. Ve o aylarda gittiğim şehirlerde de aynı renk tekrar tekrar karşıma çıkmış.
Bu bir plan değil. Bir konsept hiç değil. Tesadüf mü? O da değil. Ama gerçek.
Bence her dönemin, her şehrin, hatta her insanın bazı zamanlar ait olduğu bir renk var. Tutulduğumuz, içine çekildiğimiz, fark etmeden üstümüze giydiğimiz... Ama mesele sadece renkler de değil. Bazen bir dönem boyunca aynı duygu baskın olur. Aynı ruh hâli, aynı iç ses, aynı yerden tetiklenmeler… Sonbaharda herkes doğayla birlikte hüzüne düşer mesela. Bahar ayları geldimi de gönül yayları gevşer. Fark etmeden benzer olayların içine düşer, aynı hikayeleri farklı dekorlarla tekrar yaşarız.
Psikoloji buna tekrar örüntüsü der. Bilinçdışının tanıdık olanı yeniden üretme çabası. Ezoterik tarafta ise buna döngü denir; tamamlanmamış bir temanın, kapanmamış bir dersin farklı formlarla yeniden karşımıza çıkması.
Renkler, şehirler, insanlar, seçimler… Hepsi bu içsel iklimin dışa yansıması. İçeride ne baskınsa, dışarıda da onu çağırırız. Bazen de tam tersi, dışarıda baskın olan içeriye dayatır.
Her şehrin bir rengi varsa, bunun nedeni sadece mimari, iklim ya da estetik tercihler değil. O şehirde, o zamana kadar yaşanmış, öğrenilmiş, acısı çekilmiş, fark edilmiş ne varsa; kolektif bilinçte bir iz bırakıyor. Sessiz ama sürekli çalışan bir bilgi alanı. Kozmik enerjide buna egregor diyoruz. Biz kozmik enerji operatörleri sürekli olarak egregorlarla ve gelen bilgi akışının ayırdı ile çalışıyoruz. Özellikle teorik eğitimden ve bilgi kanallarına uyumlandıktan sonra ilk 6 ay sabah-akşam disiplinle bu konu üzerine çalışmamız bu sebeple çok önemli. Bu düşünce, bu seçim, bu duygu benim mi? Yoksa kolektiften ya da bulunduğum alandan mı geliyor, ayırdını yapabiliyoruz.
Demem o ki, sen o şehre gittiğinde, aslında sadece sokaklarda dolaşmıyorsun. O bilginin akışına giriyorsun. Bazı şehirler seni boğuyor, tatil diye gittiğin yerde daralıyorsun. Bazısı ağırlaştırıyor. Bazen de hiçbir özelliği olmasa da küçük bir kasabaya mest oluyorsun. Rengi sen seçtiğini zannediyorsun. Ama belki de o renk, kolektif bilinçdışının seni dürtüklediği yerden öne çıkıyor. Bir vitrinde, bir kıyafette, bir afişte, insanların üstünde, yediği yemekte, hatta bir logonun tonunda…
Sanki şehir, “Bak, buradayım” diyor. “Beni böyle oku.”
Bu yüzden o renk baskınlaşıyor. Çünkü sen onu bilinçli olarak seçtiğin için değil; ortak bir bilinç havuzundan gelen bilgiyi üzerinden geçirip görünür kıldığın için. Belki de biz şehirleri gezmiyoruz. Belki şehirler, kendi hikayelerini bizim algımızdan geçirerek yeniden konuşuyor. İşin içine bir de geçmiş enkarnasyonlarından gelen bilgiler girince eğlenceyi ve heyecanı tahmin edebiliyor musunuz? Bu konular çetrefilli olduğu için yüzeysel geçiyorum…
Bu bakış açısını, hayatında tekrar eden bir duyguya, bir seçime, aynı yerden başlayan hikayelere şablon olarak da koyabilirsin. Ama bunun için bir arşive ihtiyaç var. Biraz da farkındalığa. En güzel arşiv ise günlük tutmak. Fotoğraf ve video biriktirmek. Geriye dönüp bakabileceğin izler bırakmak. Hansel ile Gratel gibi. En güzel farkındalık ise dışardan bir gözle kendine, hayata bakmak. “Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır.” hehe
Bazı alışkanlıklarım için kendimi bu yüzden çok şanslı hissediyorum. Çünkü onlar bana bir yol haritası oluyor. Bazen de, hiç beklemediğim bir anda bir fikri ateşleyen kıvılcım…
Jules Payot İrade Terbiyesi’nde şöyle der: “Aylak aylak gezen, hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünen yaratıcı insan, aslında ileride yapacakları için malzeme topluyordur.” (tam olarak bu değil de, buna benzer bir şey diyordu.)
Ben de biraz koleksiyonseverim galiba. Topluyorum. Nesneleri, taşları, anları, izleri, hobileri… Bakalım hepsi bir araya geldiğinde beni nerelere sürükleyecek diye. Hepsi de şu kopuk uçurtmamın renkli ipleri oluyor. Beni hayalimden de tahminimden de güzel yerlere uçuruyor.🪁


Yorumlar