Tanrıça İris ve Gökkuşağı Efsaneleri
- Tuğbanur Eroğlu

- 20 Oca
- 3 dakikada okunur

Önerilen Şarkı: The Rolling Stones - She’s a Rainbow
Bugün gökkuşağı sembolünü nasıl LGBT’ye kaptırdık onu anlatacağım. Şaka şaka. Tanrılar ve insanlar arasındaki haberci tanrıça İris’i anlatacağım. Bir de gökkuşağı ile ilgili bazı efsaneleri açığa kavuşturacağım. Olaylara accucuk farklı bir pencereden bakacağız. Masal ve mitlerin, dini kitaplardaki anlatıların neden bir zahiri, bir batıni anlamı olduğunu da anlayacaksınız. Belki de onları bir kez de bu gözle okumaya niyetleneceksiniz.
İris, Antik Yunan mitolojisinde gökkuşağının tanrıçası ve tanrılarla insanlar arasındaki haberci olarak anlatılır. Deniz sisi ile ışığın birleşiminden doğmuş bu figür, gökle yer arasında beliren renkli bir hat gibi düşünülür. İris, ne tamamen tanrısal ne tamamen dünyevidir; ortaya çıkar, mesajı iletir ve kaybolur. Onun hikâyesi, bir varıştan çok bir geçişi temsil eder. Gökkuşağı gibi: kısa süreli, ama görüldüğü anda bilinci yerinden oynatan bir belirme.
Bu yüzden gökkuşağı, yalnızca meteorolojik bir olay değil; sembolik düzlemde bilinçdışına açılan bir kapıdır. Fırtına (duygusal çözülme) ile güneş (bilinç, farkındalık) aynı anda mevcut olduğunda ortaya çıkar. Bu hal, bilinç ile bilinçdışı arasındaki perdenin inceldiği anı simgeler. Gökkuşağının yedi rengi, kadim geleneklerde yedi ana çakrayla ilişkilendirilir. Kökten tepeye doğru uzanan bu renk hattı; beden, duygu, irade, kalp, ifade, sezgi ve idrak merkezlerinin aynı eksende hizalanmasını anlatır. Çakralar aktive oldukça, bilinçdışı yalnızca kaotik bir alan olmaktan çıkar; okunabilir, duyulabilir, temas edilebilir hale gelir.
Bu açılma kendiliğinden olmaz. Mitlerin ima ettiği şey, bunun bilinçli pratiklerle, özellikle meditasyonla gerçekleştiğidir. Meditasyon, gökkuşağının “oluş koşulunu” içeride yeniden yaratır: duygu fırtınası bastırılmaz, ama onun içinden berrak bir farkındalık doğmasına izin verilir. Bu anda bilinçdışının perdesi aralanır; imgeler, sezgiler ve içsel mesajlar İris’in taşıdığı haberler gibi yüzeye çıkar. Burada şunu belirtmek istiyorum; Meditasyon sadece bir başlangıç. Bir araç. Amaç oturup saatlerce meditasyon yapmak değil. Meditasyonun da ötesi var arkadaşlar. Mor ve ötesi. Son tepe çakrası da açıldıktan sonrasının ötesi:) Cosmoenergetica operatörü arkadaşlarım bunu çok iyi bilirler.
Efsanelerde sıkça geçen “gökkuşağının altından geçen kadının erkek, erkeğin kadın olur” batıl inancı da bu bağlamda okunmalıdır. Bu anlatı, fiziksel bir cinsiyet değişimini değil; ruhsal bir aşamayı simgeler. Jungyen çerçevede bu, animanın ve animusun — yani içsel dişil ve içsel eril ilkelerin — aktive olup bütünleşmesidir. Eril ilke yumuşar, dişil ilke merkez kazanır. Kişi artık tek taraflı bir kimlikle değil, iki kutbu da taşıyan bir bilinçle hareket eder. “Cinsiyetin değiştiği batıl inancı; benliğin karşıtını içselleştirmesiyle doğan bu üçüncü hali anlatır. Yani “batıl inançlar” bile bu yönüyle incelenmeli. “Batıl” olan, batinî olan, düz bakan zihin için “cinsiyet nası değişsin ulee! Saçmalamayın!”dan ibaretttir.
Tarottaki denge kartının tanrıça İris ile ilişkili oluşu da bundandır. Kartın üzerindeki kadın, simyada “eliksir” olarak bilinen yaşam suyunu bir kaptan bir kaba akıtır. Ateşi ve suyu, erili ve dişili, mantığı ve sezgiyi, hareketi ve sakinliği bir kaptaan diğer bir kaba…. Ta ki dengeyi bulana kadar…
Gökkuşağının başladığı yerde altın dolu bir küp bulunduğuna dair efsane de aynı sembolik dili sürdürür. Malesef bu altın, maddi bir hazine değildir. Efsanenin işaret ettiği şey, bilinç ile bilinçdışını birbirine bağlayabilen bu sürecin başlangıç noktasıdır. Yani meditasyonun kendisi. Gökkuşağı yol değildir; yolculuğun başladığını haber veren bir işarettir. Altınla dolu küp bir ödül değil, yola girildiğinde içeride filizlenen içsel bir hazinedir. Simyacı’nın Santiago’su da yola çıkmadan önce hazineyi madde dünyasında aramaya çıkmıştır fakat yolun sonuna geldiğinde gerçek hazinenin aslında kişinin kendisi olduğunu kavramıştır. Başladığı yere geri dönmüştür.
İris görünür, gökkuşağı belirir, çakralar hizalanır, karşıtlar birleşir ve altın ortaya çıkar. Hiçbir şey dışarıda bulunmaz. Olan biten, insanın kendi içindedir. Kendi içindeki iki dünya arasında köprü kurmayı öğrenmesidir.



Yorumlar