Sineklerin Tanrısı
- Tuğbanur Eroğlu

- 12 Kas
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 16 Kas

Bazı kitaplar okurken gerçekleri sümük gibi yapıştırır zihnine. Hikaye bittikten sonra kendine gelmesi biraz uzun sürer. Sineklerin Tanrısı benim için tam da öyle bir kitaptı. Yıllar önce okumama rağmen hayatın minik ayrıntılarında hop, canlanıveriyor zihnimde. “Aynı sineklerin tanrısındaki gibi!” diye analize başlıyorum.
Yukarıda yapmış olduğum resim de bana bu kitabın bir sahnesi gibi gelmiştir hep. Ralph, Piggy, Jack ve Simon.
Nobel ödülü almış bu kitap aslında bir gerilim romanı değil, insanın düşüncelerini zamanla katman katman açan psikolojik bir deneyim. Sayfalar ilerledikçe sanki bir ayna karşısında kendi gölgemle, yaşadığım hayatın gölgeleriyle karşılaşıyor, “medeniyet” sanılan maskelerin arkasında ne kadar ilkel, ne kadar korkmuş, ne kadar saldırgan yanları olduğunu fark ediyor insan. İnsanın ne kadar kırılgan bir varlık olduğunu değil; ne kadar tehlikeli bir varlık olabileceğini hatırlatıyor. Okudukça hem ürperdim hem de düşündüm: eğer bir gün bizden bütün yasalar, kurallar ve toplumsal normlar alınsa geriye ne kalırdı? Estes’in de dediği gibi Bazı hikayeler bu denli acımasız anlatılmalıdır ki, işin ciddiyetini kavrayabilelim.
Kitabı okumayanlar için ufak bir özet geçeceğim. Roman savaş yıllarında geçiyor. Bir grup İngiliz çocuk, yaşadıkları medeniyetin küçük bir modeli gibi bir uçak kazasından sonra ıssız bir adaya düşer. Başta herkes düzenli, adil ve demokratik bir toplum kurmaya çalışır. Ralph lider olur, Piggy aklın sesi olarak ona destek verir. Ama kısa sürede düzen çözülür; korku, açlık ve güç arzusu içlerinden Jack adlı bir çocuğu öne çıkarır. Jack, avcılığın ve vahşetin lideri olur. Çocuklar “canavar” sandıkları hayali bir korkuya tapınmaya başlarlar. Bu korku zamanla Sineklerin Tanrısı adını verdikleri, bir mızrağa geçirilmiş domuz başında maddeye bürünür. Sonuç olarak medeniyetin çocukları birbirine dönüşür: avcılar, kurbanlar ve tanrısız bir kabile…
“Romanın sonunda kurtarma gemisi geldiğinde, onları kurtaran yetişkin aslında bir savaş gemisinin subayıdır. Yani “kurtuluş”, yine insanlığın kendi şiddetinden gelen bir yanılsamadır.”
Şimdi gelelim analizine… Freud’un kuramına göre insanın içinde üç temel güç vardır: dürtüler (id), akıl (ego) ve vicdan (superego). Adadaki çocuklar bu üç yapıyı sembolize eder. Ralph, aklın ve düzenin temsilcisidir; Piggy, bilginin ve ahlakın sesi; Jack ise bastırılmış dürtülerin yani id’in kişileşmiş halidir. Uygarlığın görünmez duvarları yıkıldığında içgüdüler hızla yüzeye çıkar, çocuklar da bu kontrolsüz enerjinin kurbanına dönüşür.
Jung’a göreyse her insanın bir gölgesi vardır. Bastırdığı, reddettiği, kabul etmekten korktuğu karanlık yanları. Ada, tam da bu gölgenin sahnesidir. Çocuklar, medeniyetin ışığından uzaklaşınca, bilinçdışının ormanlarına girerler. “Canavar” diye korktukları şey aslında kendi içlerinde taşıdıkları bu gölgedir. Onu yok etmeye çalıştıkça daha da büyütürler. Tıpkı insanlığın binlerce yıldır yaptığı gibi.
Simon karakteri bu kolektif karanlığın ortasında bir ışık gibidir. Jungyen dilde “Self” arketipini, yani içsel bütünlüğü temsil eder. O, hakikati sezen sezgidir. “Canavar biziz,” dercesine, gerçeği fark eder ama dile getiremeden öldürülür. İnsanlık, kendi gölgesini tanımaya hazır değildir. Buna benzer susturuluşları, kendi siyasetimizden, topraklarımızdan bir çok örnekle çoğaltabiliriz.
Jack’in yüzünü boyaması mevzusu o kadar çok şeyle özdeşleşiyor ki! Burada gereğinden fazla makyaj yapan, estetik yaptıran kadınlar, vücut geliştirme manyağı erkekler, dış görünüşüne çok önem veren ve değiştirebilmek için haddinden fazla çaba harcayan herkes bana kalırsa durup bir düşünmeli.
Bu yüz boyama konusu Jung’un “persona” kavramının yıkılışını simgeler. Artık toplumsal kimlik, ahlak, isim kalmaz. Maskenin ardında yalnızca içgüdüler vardır. Medeniyetin çocuğu, içindeki ilkel tanrılara kurban edilir. Sineklerin Tanrısı bu anlamda insan ruhunun en eski arketiplerinden biridir. Hem şeytan hem tanrı, hem korku hem güç. O, dışarıda değil; her birimizin içinde doğan bir enerjidir.
Romanın sonunda gemiyle gelen subay, çocukları görünce utançla irkilir. Oysa kendisi de bir savaşın ortasındadır; yani aynı gölgenin başka bir maskesidir. Çocuklar kurtarılır, fakat bu kurtuluş fiziksel düzeyde olur, ruhsal düzeyde değil. Yani insanlık, bir kez daha kendi gölgesini bastırarak “medeniyet” maskesini takar. Golding’in ironisi budur: uygarlık sandığımız şey aslında daha organize bir barbarlıktır.
Jungyen bakışla söylemek gerekirse, insan kendi gölgesini tanımadan asla aydınlanamaz. Biz “canavarı” öldürdüğümüzü sanırken, onu her defasında yeni bir biçimde doğururuz. O canavarı inkâr ettiğimiz sürece onu dış dünyada yeniden yaratırız. Tıpkı atari oyunlarındaki gibi. Öldürdükçe yeni bölüm, yeni canavarlar. “Sorry Mario, prenses başka bir kalede.”
Belki de yanağına bi öpücük kondursak, prensesi de bulacağızdır. Kim bilir… 👾




Canavarını sev..