top of page

PES

  • Yazarın fotoğrafı: Tuğbanur Eroğlu
    Tuğbanur Eroğlu
  • 6 Oca
  • 5 dakikada okunur


Bugün uyandığımda bu zamana kadar okuduğum en güzel öykülere sahip kitaplardan birinin ayağıma kadar geleceğini bilmiyordum. Sabah yataktan zorla kalktım. Zorla hazırlandım ve zorla spora gittim. İki gündür üzerimde olan halsizliği üzerimden ancak bu şekilde, kendimi dürtükleyerek atabilirdim. Spor sonrası dükkâna uğrayıp dışarıda bir çay içerim, Moda İskelesi’ndeki kütüphaneye gider kitap okurum diye planladım.


Fakat çayımı içerken kütüphane ayağıma geldi.


Kitap satan engelli biri elindeki kitapları gösterdi. Birçoğunu okumuştum. Aralarından en miniğini, “sahilde okur bitiririm” diye seçtim. İsmi ve kapağı da hoşuma gitti, aldım. Kalamış’a doğru yürürken bir göz atayım dedim. Elimizde telefonlara bakarak yürüyebiliyorsak, kitap okuyarak da yürüyebiliriz pekâlâ. Bu şekilde Kalamış’tan Moda’ya, Moda’dan Stadyum’a, Stadyum’dan da eve yürüyerek beş adet öykü okudum.


Kitap: Bilinmeyen Sular. Yeni yılın ilk ayında “Fil Gözü” kitabıyla 36. Haldun Taner Öykü Ödülüne layık görülen yazar Mevsim Yenice, Bilinmeyen Sular kitabıyla beni iki santimetrelik tavşan deliğinden harikalar diyarına indirdi. Kitapta 10 adet öykü ve öykülere eşlik eden 10 adet Pink Floyd şarkısı var. Her öyküye minik bir ürperti, bir damla gözyaşı, küçük bir tebessüm eşlik etti. Çünkü okuru sadece öyküdeki “olay”ın içine değil, oradaki ruh halinin içine de sokuyor. Karakterler bastırılmış duyguları, yarım kalmış yasları ve adlandırılamayan özlemleri tetikliyor. Bu yüzden okurken zaman zaman heyecanlanıp, zaman zaman da tanıdık bir yerden yakalandığımı hissettim. Biraz sonra okuyacağınız öykü ise yıllar önce çizdiğim bir resmi gözümün önüne getirdi. İlişkilerde farketmeden yüzümüze geçirdiğimiz tanıdık kimlik ve maskeleri, yansıttığımız arketipleri çok güzel anlatmış. Tam da öyküdeki gibi bi farketsek farketmeden kim olduğumuzu, sobe diyoruz ve tam da o sobelemelerle, farkedişlerle iyileşiyoruz aslında. Keyif aldığım, heyecanlandığım ve en önemlisi yeni şeyler öğrendiğim deneyimleri komisyon alıyormuşçasına övdüğüm için, eve gelir gelmez o resmi ve o öyküyü paylaşmak üzere haldır huldur bu yazıyı yazmaya başladım. Bir an önce diğer kitaplarını da alıp yatağımın başucuna yerleştireceğim. Bu arada keşke sesli kitap hali de olsa, uyku öncesi açıp dinlemek çok keyifli olurdu. Geç olsa da tanıştığımıza memnun oldum, Mevsim Yenice.


PES


“Do you remember me? How we used to be?

Don’t you think we should be closer?”


“Hatırlıyor musun beni? Nasıldık eskiden?

Daha yakın olmalı mıyız sence?”


Pink Floyd, “Your Possible Pasts”



Oyuna başlarken işin buraya varacağını ikimiz de düşünmemiştik. Karşımda oturmuş sesi kısık televizyonda bukalemunlar hakkında bir belgesel izliyor. Aramızdaki sessizliği bastırmak adına güzel bir yöntem. Ben de içimden konuşmayı keşfettim aynı savaşa dahil olabilmek için: “Pes, pes, pes.” Tekrarlayıp duruyorum.


On yıl olmuş. İkimizden biri pes etsin, oyun sona ersin diye bekliyoruz. Hatta can atıyoruz ama yapmıyoruz. Yapamıyoruz. Çünkü kaybolduk. Oyun bitse bile artık kim olduğumuzu hatırlamıyoruz.


Yüzüne dikkatlice bakıyorum bazen uyurken ya da duşta sular hızlıca üstünden akarken. Anlık bir arınma ânına denk gelirsem şayet kim olduğunu hatırlamak için. Sabırla izliyorum, tanıdık bir mimik, tavır bekliyorum. Olmuyor.


Ne zaman bunu denesem en başa dönüyorum, o yağmurlu uğursuz güne.


“Hadi oyun oynayalım canım sıkıldı benim,” diyor.

Uzandığım şezlongdan ona bakıyorum. Yağan yağmura aldırmadan kumların üzerinde sırtüstü yatıyor.


“Ne oyunu bu havada Allah’ın aşkına,” diyorum.


“Başkaları gibi davranacağız ama tanıdığımız kişilerden seçeceğiz ki karşıdaki bulabilsin.”


Sol ayağının kuma gömülmüş hâli tüm bedenini baştan aşağıya çamur kıvamındaki kumla sıvayarak ondan yeni biri yaratma isteği doğuruyor içimde. Susuyorum.


“Hadi ama! Önce ben başlıyorum, sen bilene dek bir başkası gibi davranacağım,” diye üsteliyor.


Çantamdaki kitaba uzanıyor. Ayağını kum yığınından kurtarıp bağdaş kuruyor. Bir elinde kitap, bir elinde pipo tutuyormuş gibi yaptığı an babamı taklit ettiğini anlıyorum ama belli etmiyorum. Bu şapşal halleri hoşuma gidiyor.


“E hadi,” diyor, “tahmin et. Kimim ben?”


“Bulamadım, biraz daha devam et,” diyorum.


Ayağa kalkıp denize doğru yaklaşıyor. Deniz şortunu beline doğru yukarı, göbeğini de içine çekiyor. Göğsü dikleşiyor. Etrafı süzüyor kısık gözlerle. Sonra bana sesleniyor:


“Şu nefis, nefis, koş, kaçırma.” Elinde hala görünmez bir pipo tutmaya devam ediyor.


O sırada minik bir dalga ayakucundaki taşa çarpıp haddinden büyük bir sıçramayla üstünü başını ıslatıyor. Gülüyorum.


“Tahmin etsene ya, hadi,” diyor.


“E diyelim ki tahmin edemedim, ne yapacağız?” diye soruyorum.


“Pes edeceksin,” diyor. “O zaman aslıma döneceğim. Oyunu da kazanacağım.”


“Ya pes etmezsem?”


Kulakları yırtan bir gümbürtüyle gök gürlüyor, ardından gökyüzü ip gibi incecik bir kıvılcımla ikiye bölünüyor.


“O zaman ben de taklit ettiğim kişi olmaya sonsuza dek devam ederim.”


Onun sonsuza dek babam olarak kalabileceği fikri tüylerimi ürpertiyor. Deli gibi bir yağmur boşanıyor. Üstümüzden geçen karanlık bulutun kısacık sürede çekip gidişini izliyorum. Sonra hemen güneş açıyor. Deniz sütliman.


Şezlongdan kalkıp yanına doğru yürüyorum. Ayağımı denize sokuyorum usulca. Soğuk. Dip cam gibi berrak gözüküyor. Ürpererek küçük adımlarla ilerliyorum denizin içinde. Yanımdan minik balık sürüleri geçiyor. Dikkatlice bakınca ayağımın hemen dibinde, kumdan ayırt edilemeyen dilbalığını görüyorum. Birkaç adım arkamdaki ona dönüp elimle gel işareti yapıyorum balığı göstermek için. O kıyıda görünmez bir pipoyla babam olmaya devam ediyor. Yanıma gelene dek balığı kaybediyorum. Elimi tutuyor. Uzaktan gelen küçücük dalganın yüklenerek usulca büyümesini izliyoruz. Tam kırılma anında kendimizi içine bırakıyoruz el ele.


Her şey böyle başlıyor. Sonra bu on yıl içinde bir sürü kişi daha oluyoruz. O kadar çok başkaları olmaya başlıyoruz ki oyunun nasıl oynandığını unutuyoruz. Taklit ettiğimiz kişileri tahmin etmeyi unuttuğumuzu ve pes etmekten ne zaman vazgeçtiğimizi hatırlamıyorum. Artık kendimiz değiliz, bir tek bundan eminim.


Yoksa babamı kaybettiğim gün beni İzmir’e tek başıma yollamazdı iş seyahatine gitmeliyim diyerek. Ya da ben doğum günlerimde onunla olmak yerine tek başıma başka ülkeleri keşfedeceğim tatilleri yeğlemezdim. Her tartışmamızda kılıcını kuşanıp, “Sen hep böyleydin, ben-” diye bağıran o olamazdı, biliyorum. Ama o an kimi taklit ediyordu onu da tahmin edemiyorum.


Oysa birkaç kırılma noktası hatırlıyorum oyunu durdurabileceğimiz. Kim olduğumuzun apaçık ortada olduğu. Kumral uzun saçlarımı kısacık kestirip sarıya boyatarak karşısına geçtiğim gün annemi taklit ettiğim çok belliydi ya da tüm soğukkanlılığımla, “Ben çocuk istemiyorum, bakamam,” dediğim gün ablamı. Yaptığı her şeye burun kıvırıp yeterince iyi olmadığını hissettirmeye başladığımda babası olduğumu tahmin etmesi de ona oyunu kazandırabilirdi. Yapmadı. Her şeye bir son verebilirdi. Yıllardır üstümüze kat kat giydiğimiz kişilerden arındık bir bir. Annem, kuzenim, eski iş arkadaşım, abim, teyzem, annesi, ablası, eş dost, konu komşu, hepsini sırayla soyup atardık üstümüzden. Biz kalırdık geriye.


Dalın üstünde hareket etmeden sarıdan yeşile, yeşilden mora dönen bukalemunun görüntüsü yüreğimi daraltıyor. İş kıyafetlerimi üstümden çıkarmak için yatak odasına gidiyorum. Pijamalarımı giyiyorum. Bir parça pamukla yüzümdeki makyajı siliyorum yarım yamalak. Salondaki sessizliğe geri dönüyorum sonra. Yerime.


“Ne yaptın bugün?” diye soruyorum.


Gözünü televizyondan ayırmadan “Hiç,” diyor. “İş güç işte.”


“Nasıl yoğun mu hala?”


“Hep aynı, bildiğin gibi.”


Neyi bildiğimi sanıyor, onu bile hatırlamıyorum.


Sessiz ekrana bakmakta ısrar edince kumandayı alıp televizyonu kapıyorum. Yüzüme bakıyor.


“Sen ne yaptın?” diye soruyor; ihtiyacımın bu olduğunu sanıp.


Konuşmadan bir süre bakışıyoruz. Birbirimizi bir yerlerden tanıyor, ama bir türlü çıkaramıyor gibiyiz.


“Ben gidip üstümü değiştireyim bari,” diyor. Tek çözüm bu. Doğru.


Salon kapısından çıkışını izlerken, “Yenildim,” diye bağırıyorum. İçimden. “Yenildim. Pes ediyorum.”


Üstünü değiştirip gelmesini, aynı yere oturup televizyonu tekrar açmasını beklerken koltuğa gömülüyorum.



Yorumlar


  • Behance
  • Youtube
  • Instagram
  • Etsy

© 2025 by Tuğbanur Eroğlu

bottom of page