Semerkant
- Tuğbanur Eroğlu

- 23 Ara 2025
- 5 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 5 Oca

Önerilen şarkı: SAVAE - Abvoon
Amin Maalouf’un Semerkant’ını okuduğumdan beri hem bu şehre hem de Ömer Hayyam’a platonik bir sevgim var. Defalarca gelmeye niyetlenip, çalışırken defalarca yatı isteğinde bulunmama rağmen bir türlü gelemediğim bir şehirdi Semerkant. Meğer bu rota, babamla ilk kez baş başa bir seyahat yapmamız için beni bekliyormuş. Bu şehir hem baba–kız ilişkimde hem de kendimle olan içsel bağımda çok büyük farkındalıklar kazandırdı.
Hakiki kitap severler bilir ki bazı kitaplar üç–dört yılda bir tekrar okunmalıdır. Kitabı da ikinci kez, bu yaşımda, bu bilincimde, hem de Semerkant yolunda tekrar elime aldım. Bu yazıyı ise Semerkant-Buhara treninde, Ayaz Ata’nın elinin değdiği çorak Orta Asya düzlüklerini seyrederek keyifle kaleme alıyorum.
Her ne kadar Ömer ile Cihan’ın aşkından, zıtların birliğinden söz etmek istesem de gönlüm beni Hasan Sabbah’la olan dostluğunu yazmaya itti. Romanda geçen bu iki uç karakterin tarihe etkisi, insanın içsel gelişimindeki benzerliklerini düşünmeme sebep oldu.
İpek Yolu’nun kalbi olan Semerkant, Çin’den Akdeniz’e uzanan ticaret yollarının yalnızca mallarını değil; fikirleri, bilimi ve inançları da bir uçtan bir uca taşıdı. Pers, Helenistik, Hint ve İslam düşüncesinin birleştiği gerçek bir kavşak burası. Ticaretin getirdiği zenginlik, ilim için zaman ve mekân yarattı. 15. yüzyılda Semerkant, dünyanın en gelişmiş astronomi merkezlerinden biriydi. Bu yüzden o dönemlerde Semerkant’ta saraydan çok rasathane, kılıçtan çok pergel kıymetliydi. Dönemin en ünlü düşünürleri, matematikçileri, filozofları ve astronomları buraya gelip çalıştı.
Burada taşlar eski, kubbeler ağır, gölgeler uzun. Ama asıl ağırlık, bir zamanlar neye dönüşülebileceğine karar veren zihinlerin bıraktığı izlerde. Çünkü Semerkant, bilginin yalnızca öğrenilmediği; niyetle sınandığı bir mekan oldu. Burada aynı çağda, aynı metinleri okuyan iki insan bambaşka yönlere yürüdü: Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah.
Ömer Hayyam çoğu kişi için yalnızca rubailerden ibaret sanılır; bu büyük bir yanılgıdır. Hayyam, matematikte üçüncü dereceden denklemleri sınıflandırmış; o dönemlerde bilinmeyen sayıya “şey” denirken, yazı dilinde “xey” olarak ifade edilmesinden dolayı bilinmeyeni “x” harfiyle gösteren ilk matematikçidir. Aynı zamanda bir astronomdur; 30 yaşında Celali Takvimi’ni hazırlamıştır ki bu takvim, Gregoryen takvimden bile daha hassastır. Bir filozoftur; kaderi, özgür iradeyi ve Tanrı fikrini sorgular. Ve belki de en önemlisi; bilgiye, insana, dünyaya, gökyüzüne, doğaya ve yıldızlara âşık bir şairdir.
Hayyam’ın bazı çevrelerde (özellikle islamın özünü anlamaya yeltenmeyen, halkı yönetmek için dini araç olarak kullanan kesim tarafından) tehlikeli ve tehditkar algılanmasının sebebi, körü körüne inanmayı değil anlamayı seçmesidir. Rubailerinde geçen “şarap”, sarhoşluk değil; dogmalardan özgürleşmek, bilinç ve bilinçdışını ayıran perdenin şeffaflaştığına dair bir metafordur. Hayyam için evren ilahi bir düzene sahip olabilir, ama bu düzen akıl dışı bir itaati hak etmez.
Ve Hayyam, Hasan Sabbah ile tanışır. Kendisi gibi bir dahi, bir filozof, bir bilgin… Yakın arkadaş olurlar. Ancak aralarındaki fark, tutku ile hırs arasındaki fark gibidir. Hasan Sabbah bilginin hırsını temsil ederken, Ömer Hayyam bilginin tutkusunu temsil eder.
Hırs, bir yere varmak ister; sonuç, tanınmak, yükselmek ve etki etmek ister. Tutku ise yolun kendisine aşıktır. Sonuca değil derinliğe yönelir; bilginin nereye varacağını değil, ne açtığını önemser.
Hasan Sabbah, Hayyam’ın tam karşı ucunda durur. Alamut Kalesi’nin kurucusu, Nizari İsmaili hareketinin lideri ve inancı bir stratejiye dönüştüren bir zihindir. Onun için hakikat, tartışılacak bir şey değil; yönetilecek bir araçtır. İnsan psikolojisini, korkuyu, sadakati ve fedakârlığı bir sistem hâline getirir. Bugün “suikast” ya da “assassin” kelimesinin kökeni bile onun hareketi olan Haşhaşiler’e dayanır.
Romanda Hasan Sabbah, kendisini Hayyam’a tanıtırken “On yedi yaşımdayken din, felsefe, tarih ve yıldızlar hakkında ne varsa okudum.” der. Bu, niceliksel bilginin ilanıdır. Hasan “çok şey biliyorum” demektedir. Hayyam ise hemen karşılık verir: “Her şeyi okumak asla olası değildir. Her gün öğrenilecek nice yeni şeyler vardır.”
İlk çatlak burada oluşur. Hasan için bilgi, tamamlanabilir bir envanterdir; Hayyam içinse bitmeyen bir süreç. Küçük gibi görünen bu fark, tarihin kaderini belirleyen noktadır. Hasan bilgiyi sahip olunacak bir güç olarak görürken, Hayyam bilgiyi yaklaşılacak ama asla ele geçirilemeyecek bir ufuk olarak görür.
“Yanıtı her seferinde doğru, kesin ve kusursuzdu.” diye etkilenir Hayyam. Ancak bu bir hayranlık değil, tehlikeyi sezme anıdır. Kitaptaki şu cümle çok şey söyler: “Hasan sevinçliydi, Ömer ise etkilenmişti.” Sevinç, tatmin olmuş egoyu; etkilenmek ise içsel bir sarsıntıyı anlatır. Hayyam, Hasan’da kendisini değil; ileride dönüşebileceği şeyi görür.
Asıl ayrım, “Bunca birikimle ne yapacaksın?” sorusunda başlar. Hasan’ın cevabı nettir: “Nizamülmülk’ün yanına gitmek istiyorum. Belki bana vereceği bir iş vardır.” Yani bilgi onun için makam, güç ve konum demektir. Hayyam’ın iç sesi ise kuşkuyla doludur. Susar; çünkü güce yaklaşmanın bedelini bilir. Bilginin iktidara teslim edildiği anda kirlenmeye başladığını hisseder. Bu suskunluk, Hayyam’ın tüm rubailerinin özüdür.
Tarihte meşhur bir anlatı vardır: Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk’ün aynı medresede okuduğu ve “kim yükselirse diğerlerini koruyacağına” dair söz verdikleri söylenir. Tarihçiler bunun kısmen efsane olduğunu belirtir. Ama felsefi olarak bu hikâye fazlasıyla gerçektir. Çünkü bu üç figür; aklı, devleti ve inancı —gölge iktidarı— temsil eder. Ve bu üçlü, Orta Çağ İslam dünyasının zihinsel çatışma haritasıdır. Hayyam dünyayı anlamak ister, Hasan Sabbah dünyayı yönetmek ister, Nizamülmülk ise dünyayı düzenlemek ister. Tarih bize şunu gösterir: Devlet yıkılır, tarikat dağılır, ama hakikati arayan zihin kalır.
Romanda geçen şu cümle bu şehri anlamanın anahtarı gibi; “Hayyam, zamanın iki yüzü var diye düşünmekten kendini alamadı. Zamanın iki yüzü, iki boyutu var. Uzunluğu güneşe, genişliği tutkulara uyarlanmış.”
Güneşle ölçülen zaman, medreselerin avlularında gölgeye bakarak ilerler; saatler, takvimler ve rasathaneler bu zamanın araçlarıdır. Bu, astronomların zamanıdır. Tutkularla genişleyen zaman ise bir rubainin içinde uzar, bir sorunun etrafında derinleşir. Bu, düşünenlerin zamanıdır.
Hasan Sabbah zamanın uzunluğuyla ilgilenir: ne kadar sürede, neyi, kiminle elde edeceğiyle. Hayyam ise zamanın genişliğinde yaşar; bir anın içine kaç anlam sığdırılabileceğiyle.
Hayyam’ın bilimle ilişkisi de böyledir. Matematikte sayıların baş döndürücü düzenini sever, astronomide evrenin fısıltısını dinler ama hiçbirini kutsallaştırmaz. Çünkü tutku, bağlanmak değil temas etmektir.
Hasan Sabbah ise bilginin kesinliğini sever. Kesinlik, hırs için güvenlidir. Tutkuysa belirsizliği tolere eder. Bir yol bilginin güce dönüşmesine çıkar, diğer yol bilginin insanı dönüştürmesine. Hasan Sabbah ilk yolu seçer Hayyam ise ikincisini. Biri tarihte iz bırakır ve korkuyla anılırken, diğeri ise tüm zamanlara, rubaileri ve sorularıyla evrensel bir bilinç bırakır.
Bu iki yolun ayrımına kendi hayatlarımızda da sıkça tanık oluruz. Tutkuyla ilerleyen biri, bir spor dalını öğrenirken zaman yaratır; keyif alır, derinleşir, sonucuyla değil yolun kendisiyle ilgilenir. Hırsla ilerleyen biri ise hemen bir takıma girer, yarışmalara katılır, kazanmak ve bir noktaya gelmek için bilgisini araç haline getirir. İş hayatında da benzer bir ayrım vardır. Tutkuyla çalışan biri işini bir kimlik savaşına dönüştürmez; yaptığı işin kendisiyle temas eder. Hırsla çalışan ise sürekli pozisyon, unvan ve görünürlük peşindedir. İlişkilerde de böyledir; tutku karşılaşmayı, anlamayı ve büyümeyi isterken, hırs sahip olmayı ve kontrol etmeyi arzular. Bir Müzisyen, bir ressam star olmakla değil, yaptığı şeyle bir olmakla ilgilenir. Üretimlerini içtenlikle paylaşan kişi, sosyal medyadaki sayılara takılmaz; algoritmaya göre hareket etmez. Çünkü bilir ki ürettiği şey, gerçekten ihtiyacı olana bir şekilde dokunacaktır.
Her ne kadar Cosmoenergetica bütünsel bir şifa sistemi olarak bilinse de, aslında görünen ve görünmeyen dünyaların, kâinatın kozmik bilgisine açılan bir kapının anahtarıdır. Sistem yalnızca enerji alanını değil, bilinç seviyesini de yükseltmeye olanak tanır. Ancak her bilgide olduğu gibi burada da bir ayrım vardır. Bilgiyi içsel gelişim ve şifa için kullananlar olduğu gibi, onu dünyevi istek ve arzular için; kişi ve olayları kendi iradesi doğrultusunda manipüle etmek amacıyla kullananlar da olacaktır. Dualitenin işlediği her çağda, hangi yönün seçileceği insanın kendi iradesine bağlıdır. Dünyanın en büyük buluşlarından biri olan nükleer enerji nasıl bir bomba olarak kullanılabildiyse, bilgi de düşük bilinçli ellerde bir silaha dönüşebilir.
Semerkant’tan ayrılırken şunu anladım. Aynı bilgiyi taşıyan herkes, aynı yere varmak zorunda değil. Ve insan, her çağda aynı sınavdan geçiyor. Hangi safta yer alacağına karar verdiği bir sınavdan. Hasan Sabbah mı olacaksın, Ömer Hayyam mı? Bir gün o yol ayrımı geliyor ve tüm olumsuz koşullara rağmen ışığı, ya da koca bir bilgi birikimiyle karanlığı seçebiliyor.
Bilgi tek başına nötrdür; birleştiği niyete göre yaratım gerçekleşir. Hırsla birleştiğinde kontrol ister, tutkuyla birleştiğinde anlam üretir ve yaşama katkı sağlar. Hayyam’ın dediği gibi, cennet de cehennem de insanın içindedir. İçinde neyi büyütürsen, ona dönüşürsün. Hasan gibi incinmiş egonla karanlığı mı büyüteceksin, yoksa Hayyam gibi yaşamın ve evrenin derinliklerine duyduğun arzuyu mu?




Yorumlar