top of page

Hilal Ayısı

  • Yazarın fotoğrafı: Tuğbanur Eroğlu
    Tuğbanur Eroğlu
  • 22 Oca
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 23 Oca



Bir zamanlar, bir ormanın kıyısında genç bir kadın yaşardı. Kocası yıllar önce savaşa gitmişti. Geri döndüğünde ise artık eskisi gibi değildi. Kadın onu sevgiyle kocasının dönmesini beklemişti. Günlerce yemekler hazırlamıştı: beyaz soya fasulyeleri, türlü balıklar, pilavlar… Sessizce diz çöker, yemeği önüne koyardı. Ama adam her seferinde öfkeyle ayağa fırlar, tabakları savurur, “Beni yalnız bırak!” diye kükreyerek sırtını dönerdi. Eve girmiyor, insanlardan kaçıyor, konuşmuyor, bakmıyor, dokunmuyordu. Kadın korkar ama vazgeçmezdi. Ta ki umut, içinden ince ince çekilene kadar.


Bir gün dayanamadı ve köyün dışında, dağın eteklerinde yaşayan yaşlı bir şifacının yolunu tuttu. “Kocam savaşta yaralandı,” dedi. “Öfkesi onu yiyor. Onu yeniden insan yapacak bir şey var mı?” Şifacı uzun süre sustu. Sonra yavaşça konuştu: “Bir iksir var. Ama onun için hilal ayısının boğazındaki beyaz kıldan tek bir taneye ihtiyacım var.” Kadın hiç tereddüt etmeden ertesi sabah dağa doğru yola çıktı. Yürürken dağa teşekkür etti; bedenine tırmanmasına izin verdiği için. Ağaçların altından geçerken dallarına selam verdi. Yol zorlaştıkça fırtına çıktı, kar yağdı, rüzgâr gözlerini kör edecek gibi esti. Karanlıkta, sahipsiz ruhların fısıltılarıyla karşılaştı. Onlara şarkılar söyledi, dua etti, geçmelerine izin verdi. Günler sonra ayının izlerini buldu. Devasa pençeler, derin ayak izleri… Korktu ama kaçmadı. Her gece ayının ininin önüne yiyecek bıraktı. Önce uzaktan, sonra biraz daha yakından. Ayı kükredi, havayı kokladı, şüphelendi ama yiyeceği kabul etti. Kadın sabırla yiyecek koymaya ve yaklaşmaya devam etti. Geceler geçtikçe aralarındaki mesafe azaldı.


Bir gece, ayı ininden çıktığında kadını karşısında buldu. Ayağa kalktı, pençelerini savurdu, dişlerini gösterdi. Kadının kemikleri titrese de yerinden kıpırdamadı. “Sevgili ayı,” dedi, “buraya kocam için geldim. Lütfen bana yardım et.” Uzun bir sessizlikten sonra ayı başını eğdi. “Bir kıl alabilirsin,” dedi. “Ama sonra hemen git.” Kadın beyaz kılı aldı. Teşekkür etti. Koşarak dağdan indi. Şifacının kulübesine vardığında sevinçle kılı uzattı. Şifacı kılı eline aldı, ışığa tuttu “evet bu bir hilal ayısının kılı” dedi… Ve sonra hiç beklenmedik bir şekilde ateşe attı. Kıl alev aldı ve yok oldu. Kadın çığlık attı. “Sakin ol. Sorun yok. Her şey yolunda” dedi şifacı. “Dağa tırmanmak için attığın her adımı hatırlıyor musun? Hilal ayısının güvenini kazanmak için attığın her adımı hatırlıyor musun? Ne dediğini, ne işittiğini ve ne hissettiğini hatırlıyor musun?” “Evet” dedi kadın, “çok iyi hatırlıyorum.” Yaşlı şifacı nazikçe gülümsedi ve şöyle dedi: “Şimdi lütfen kızım, yeni bakış açın ve bilgilerinle evine git ve kocanla ilişkini aynı yöntemlerle sürdür.”

*

Masalın analizine geçmeden önce, masaldaki iki ana karakter yani kadın ve kocası tek bir kişi olarak düşünülmelidir. Bunlar tek bir bireyin eril ve dişil yanıdır. Öfke saçan koca bizim yıkıcı eril tarafımızı, kadın ise onu sakinleştirmeye çalışan dişil yanımızı temsil eder. Bu ikisi arasında kurduğumuz sağlıklı ilişkinin yansımaları ise dışsal hayatlarımızda da işe yarayacaktır. Özetle; karşımızdakini değil, öncelikle kendimizi değiştirerek hayatımızı değiştirebiliriz.


Bu masal öfkeyle uğraşmak ve onu iyileştirmek için eksiksiz bir yöntem anlatır. Bilge ve sakin bir iyileştirici güç aramak (şifacıya gitmek), daha önce hiç kimsenin yaklaşamadığı psişik araziye girme cüretini göstermeyi kabullenmek (dağa tırmanmak), yanılsamaları tanımak (kayaları tırmanmanın üstesinden gelmek, ağaçların altından koşmak), eski ve saplantılı düşünce ve duyguları bertaraf etmek (gömücek akrabaları olmayan huzursuz ruhlarla tanışmak), büyük merhametli Benliğe yalvarmak (ayıyı sabırla beslemek ve ayının onun şefkatine karşılık vermesi), merhametli psişenin kükreyen yanını anlamak (ayının, merhametli Benliğin, uysal olmadığını görmek). Burada önemli olan cesaret değil, süreklilik ve sabırdır. Ayının güveninin zamanla kazanılması, iyileşmenin hızla değil, ritimle gerçekleştiğini vurgular.


Öykü bu psikolojik bilgileri gerçek hayatlarımızda uygulamanın (dağdan inip köye geri dönmenin) önemini gösterir; iyileşmenin tek bir fikirde değil, arayış ve uygulama sürecinde (kılın yok edilmesi) olduğunu öğretir. Öykünün özü şudur: “Bütün bunları öfkene uygula, her şey iyi olacak” (şifacının kadına eve gidip bu ilkeleri ilişkisine uygulamasını önermesi).


Ayı; bastırılmış, travmayla sertleşmiş, henüz dile gelmemiş içsel enerjiyi temsil eder. Savaştan dönen koca, bu enerjinin gündelik hayattaki karşılığıdır: hâlâ hayatta kalma modunda yaşayan, güveni kaybetmiş ve bu yüzden saldırganlaşmış bir benlik parçası. Masal, bu tür bir öfkenin zorla ehlileştirilemeyeceğini; ancak onunla ilişki kurularak dönüştürülebileceğini anlatır. Hilal ayısının kılının ateşe atılması ise, dışsal bir nesneye yüklenen kurtarıcı beklentinin bilinçli olarak yok edilmesini simgeler. Şifacı, mucizeyi ortadan kaldırarak kadını kendi bilgisiyle baş başa bırakır. İyileşme, elde edilen şeyde değil; o şeye ulaşırken öğrenilen bakış açısında, davranış biçiminde saklıdır. Bu nedenle iksir verilmez, yol hatırlatılır. Kadın, öğrendiklerini gündelik ilişkiye taşımak zorundadır. Öfke yok edilmez, evcilleştirilmez; dinlenir, beslenir ve saygıyla karşılanır. Hilal Ayısı bu anlamda bir “öfkeyi yatıştırma, öfkeyi bastırma” değil, öfkeyle yaşama bilgeliği masalıdır. Gerçek dönüşüm, öfke ile kurulan ilişkide ortaya çıkar.


Yorumlar


  • Behance
  • Youtube
  • Instagram
  • Etsy

© 2025 by Tuğbanur Eroğlu

bottom of page