Entropi
- Tuğbanur Eroğlu

- 17 Kas
- 4 dakikada okunur

Doğum günleri yaklaşırken insan da yavaştan bi kurtlanmaya, sancılanmaya başlıyor. Hele ki sonbahar aylarında doğmuşsanız bu etki iki kat daha fazla. E malum; bitiş, ölüm, yeraltına iniş temalı bir mevsim sonbahar. Ben de 40ıma 10gün kala, nereye gideceğimin meçhul olduğu bir anda salmak istedim bu yazıyı. 40. yaş günümün doğumgünü hediyesi, doğumgünü yazısı. Aslında yazıdan da çok 40 yılın Z raporu gibi bir şey oldu. E haliyle uzun da oldu….
Babayani.lab ahşap atölyesinin eşsiz atölye deneyimi sonrasında bir ağaç nasıl yaşar, gövdesine anılarını nasıl saklar, yaralandığı yerler nasıl mis gibi kokar ve yaralı kerestelerin değeri neden diğerlerinden daha yüksek gibi bir çok şey öğrendikten sonra başladım bir ağaç gibi düşünmeye. Bir ağaç olsam benim yaşam halkalarım nasıl olurdu? Hemen 8 yaşımdan beri tuttuğum günlüklerimi kurcalamaya başladım. Ta en başından. Yirmi küsür günlük kurcalamak güzel bir yol haritası oldu. 39 yılıma tepeden baktım. Tekrar eden düşüncelerimi, kaygılarımı, ayrılıklarımı, kayıplarımı, travmalarımı; duygusal ve fiziksel istismarların her birini, tek tek not aldım. Bu süreç hem zorlu hem de toplu bir yas süreci oldu benim için. Her yaşanan güzelliğin ve zorluğun içine tekrar tekrar girdim, çıktım.
Sonra kendi yaşam halkalarımı çizmeye başladım. Başlamak zor oldu, ama başladıktan sonra her şey kendi akışında geldi. Ergenliğime kadar olan yıllar için gökkuşağının capcanlı renklerini kullandım mesela. Her bir renk, o dönemde aktive olan bir çakrayı temsil ediyor.
Sonrası… olaylar olaylar. Kara yıllar. O aralar renkler de karıştı, boka döndü. O yılların tecrübelerini cebime koyup devam ederken renkler de softlaşıp pastelleşti. Sonra geldim bana anlam katan şeylere: haritalar, rozetler, parçalar, kolajlar, molajlar… İçimden gelen neyse, yaptım bir şeyler.
Yazarken, yüzeysel travmalarımı ağlaya zırlaya, abartarak yazmışım. Mesela, “Her Şey Çok Güzel Olacak” filmi sinemaya gelmiş, saçım ıslak diye göndermemiş annem, sanki dünya başıma yıkılmış gibi davranmışım. Lisede beslediğimiz kedimiz Pati’nin ölümünü, civcivimizin kırılan bacağını, Barış Manço’nun ölümünü, ilk aşk acımı yazıya dökmüşüm.
Ama asıl içime işleyenleri, kendime bile unutturmak istediklerimi; kelimelerin arasına sıkıştırmışım. 13 yıllık yol arkadaşım Cappi’min ölümünü yazamamışım mesela. O sıralarda hep susmuşum. O sayfalarda hiçbir şey yazmasam da, o anlar öyle canlı ki, nasıl bir ruh halinde olduğumu iliklerime kadar hissettim. Ama hiçbir şey olmamış gibi davranmışım. Şakaya vurmuşum, dalga geçmişim ve bu alışkanlığı, yıllarca sürdürmüşüm.
Ağaçlar bazen sarsıldığında yeniden kök salabilmek için değil, yıkılmamak için daha çok çaba sarf edermiş. Deprem gören bir ağaç kök salmayı bırakıp bulunduğu toprağa daha sıkı sarılırmış mesela. Yıkılmasın ki, stres geçtiğinde yeniden kök salabilsin…
Ben de yıllarca, “Aman ortam bozulmasın, boşver Tuğba… Her şey olduğu gibi kalsın, unut gitsin.” derken; konfor alanım bozulmasın diye olduğum yere yapışmış kalmışım. Geyik, goygoy, espiriye vurmuşum, kendimce yumuşatmaya çalışmışım. Tüm o yok saydıklarım ise yalnız kaldığımda ve geceleri, özellikle savunmasızken yakama yapışıp durmuş. Sustuklarımı, “duy beni!, gör beni! imdat!” çığlıklarını çaldığım şarkıların, yaptığım resimlerin arasına sıkıştırmışım. Birşeyleri direkt anlatabilme kapasitem ve cesaretim olsaydı zaten sanatın bu dallarına yönelmezdim:) Şimdi çiziyorum, bir de yazıyorum. Hem de uzun uzun. Boğarcasına. Ama bir çoğu yine dolaylı. Oluru bu. Yapabilecek bir şeyim yok.
Susabilmek, en çok da kendime susmak için hep bir uğraşın, bir aksiyonun ve kalabalığın içinde kendimi rahat hissediyormuşum çünkü yüzleşmek istemediklerimi böyle öteliyormuşum. Çünkü kalabalıklar içindeyken daha “güvendeyim” gibiyimmiş.
Yıllar geçtikçe birazcık farkındalık sahibi olup yüzleşme cesaretini gösterip yardım istediğimdeyse, en yakınım sandığım insanlar bile korkmuş, hatta kızmışlar. Onları da anlıyorum şimdi. İnsan, kaldıramayacağı bilgiyi reddeder. Düşüncelerini değiştirmek zorunda kalacağı bir gerçekle karşılaşınca, onu inkar eder. Tıpkı benim, yıllarca kendi içimde yaptığım gibi.
Bu yaşım ise sevdiğim bazı insanları, bana yaşattıkları hayal kırıklıklarıyla değil; birlikte paylaştığımız güzel anıların bir parçası olarak hatırlayabilmek için, kendi isteğimle hayatımdan uzaklaştırdığım bir yıl oldu. Bu zamana kadar bir kalemde insan silme fikri bana hep saçma gelmişti. Yapanları da “yok artık! çocuk muyuz yahu” diye yargılamıştım. Ama yanılmışım. Bazen sevmek, birinin kalmasını değil; zihinde “güzel” kalmasını sağlamak için çaba göstermek oluyormuş, öğrendim. Ve bazı sessiz vedalar, kalbi korumanın, kendi değerine sahip çıkmanın en zarif biçimiymiş. En azından benim için bu şekilde.
Yüzeyi temizlemek, geçmişi silmek değil, sadece kendine yeni bir yol açmakmış. Bunu da yine ağaçlardan öğrendim.
Her birinin hayatımda nerede faydalı, nerede artık işlevsiz kaldığını; nerelerde yapıcı, nerelerde yıkıcı bir rol oynadığını; kimlerin önyargılı, kimlerin kapsayıcı ve anlayışlı davrandığını, kimlerin benim kabul edemediğim gölge yanlarımı temsil ettiğini fark etmek… İşte tüm bunlar, bu yaşımın bana bıraktığı en kıymetli armağanlar oldu.
Bu yüzden, her birine kırgınlıklarıma rağmen; tam da o kırgınlıklar sayesinde içimde açtıkları yeni bakış açıları ve farkındalıklar için teşekkür ederim.
Ve yine ağaçlardan öğrendim ki; bir kırığın içinden yeni bir yol açılır ve çatlak, bir şeyin geçmesine izin verdiğin yer olabilir. Açtığım yeni ve temiz yollarda yürüme fırsatı verdiğim için de kendime teşekkür ederim.
Aslında insan da yaşadıkça, yaş aldıkça bir ağaç gibi, kozmos gibi genişliyormuş. Kaoslardan bir düzen oluştura oluştura, her bir düzende eskisinden eser kalmadan yeni bir “ben” ile… Her kırılmanın içinde yeniden doğan bir düzen, her dağılmanın ardında yeni bir bütünlük saklıymış. Tıpkı evrenin kendisi gibi, sürekli bir çözülme, dağılma ve yeniden yapılanma döngüsü içinde.
İşte bu yüzden, bu resmimin ismi Entropi.
Çünkü benim için entropi, sadece düzensizlik değil; yaşamın kendi devinimi, ruhun evrimsel dansı. Bir şeylerin yıkılıp yeniden şekil aldığı, yaşarken yıkım gibi görünen ama bütüne bakınca kutsal bir karmaşa. Eski benliklerin kabuklarını dökerken, yeni benliğin filizlendiği alan.
Artık kontrol etmeye çalışmadığım, sadece tanıklık ettiğim bir akış. Her şeyin sonunda, tıpkı ağaç gibi köklerimle derine, dallarımla göğe uzanarak; hem toprağa hem göğe ait olmanın huzuruna varıyorum. Adıma yakışır gibi yaşadığımı hissediyorum. Bilmiyorsanız söyleyeyim, Tuğba, ağaç anlamına geliyor.
Ve şimdi, bir yaş daha alırken sadece takvimde değil, içimde de bir döngü tamamlanıyor.
Doğum günleri, biraz daha hafifleyip biraz daha kök salmakmış, bir farkındalığın daha meyvesini vermekmiş meğer. Bu yaşım, geçmişin ağırlığını sevgiyle toprağa gömdüğüm ve o topraktan yepyeni filizlerin doğuşunu izlediğim bir eşik gibi. O yüzden bu doğum günüm, yalnızca “bir yaş daha” değil, kendi içimde yeniden doğduğum, kendime ve hayata yeniden teşekkür ettiğim bir gün. Ve bu bakış açısıyla bakarsak, bu anlar gerçekten kutlanmaya değer. Bu dünyadaki 40. yılım ve iyi ki doğdum. 🥳🥂




Yorumlar