Doğulu Beden Batılı Zihin
- Tuğbanur Eroğlu

- 16 Kas 2025
- 23 dakikada okunur

Bu kitabı bulmak neredeyse imkansızdı. Altı ay boyunca peşinden koştum. Kitapçılara baktım, sahafları dolaştım, online arşivlere daldım… Derken geçen ay, canım arkadaşım Aycan’ın hiç beklemediğim bir sürpriziyle, sonunda bu muhteşem kaynağı elime alabildim.
Kitabı okudukça şunu bir kez daha idrak ettim. Çakra sistemleriyle Batılı psikoloji anlayışı, zannedildiği gibi birbirine zıt değil; aksine şaşırtıcı derecede paralel ilerliyor. Batılı pozitif bilimler çocukların “2 yaş sendromu”nu davranışsal ve gelişimsel bir kriz olarak açıklarken, doğunun binlerce yıllık kadim öğretileri bunun birinci çakranın aktivasyonu olduğunu çoktan biliyordu.
Tarih boyunca bilim dünyamız, doğudan aldığı bilgileri batıya entegre ederek gelişti. Ancak zamanla, bilgeliğin geldiği kaynağı unuttu; hatta çakra ve enerji sistemlerini küçümsedi, basite indirgedi, hediyelik eşya dükkanlarının raflarına sıkıştırdı. Bu öğretilerle ilgilenenleri de kimi zaman alaya aldı.
Oysa bu sistem, insanın hem ruhsal hem psikolojik gelişim haritasını en ince ayrıntısıyla anlatan bir rehberdir. Şimdi tüm çakra sistemlerini tek tek ele almadan önce, bu girişin unuttuğumuz o kadim köklerle yeniden bağ kurabilmemiz için bir hatırlatma olmasını dilerim. İsterdim ki herkes alsın okusun kitabı. Ben elimden geldiğince aldığım tüm notları, kendi bilgilerimle harmanlayarak birleştirmeye çalıştım. Biraz uzun bir yazı fakat birçok şeyin kafanızda yerli yerine oturmasını sağlayacak. Keyifli okumalar…
KÖK ÇAKRA (Birinci Çakra)
FİZİK BEDEN, KÖK ÇAKRA, KUNDALİNİ UYANIŞI
VE KOZMİK ENERJİ
İyi bir temele sahip olmak, bedenlerimizle ve fiziksel dünyayla bağlantı, kendini besleme ve koruma özellikleri, refahı tezahür ettirme yeteneğine katkıda bulunur. Örneğin daha kendi yemeğini bile pişirmeyi beceremeyen, kaygı ve korkularını yönetemeyen kişiler sağlam bir temele (kök çakraya) sahip olamaz. Bilinci, ilk çakradan yukarı çakralara, yani Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin ilk iki basamağından yukarıya doğru genişleyemez. Burası yani kök çakra, fiziki dünyadaki yeteneklerimizin test alanıdır. Bize bağımsızlığımız için araçlar verir. Kendi ayaklarımız üzerinde durmamızı, kendi topraklarımızda durmamızı sağlar. Topraklandığımızda mevcut, odaklanmış ve dinamik oluruz. Dikkatimiz burada ve şimdide yoğunlaşır. Ve geleceğimizi ancak kendi topraklarımızda durarak belirleyebiliriz.
Bize genellikle maneviyatın yalnızca fiziksel olmayan alemlerde bulunduğu öğretilir hatta bir çok dini öğretide bu konu abartılarak beden değersizleştirilir. Ancak bedenimizin canlılığını gerçekten deneyimlemek, derin bir manevi durumu deneyimlemek anlamına gelir. Bu güzel deneyim, fiziki dünyadaki doğal eğilimlerimizi münzevi uygulamalarla reddetmek yerine onları kucaklayarak elde edilir.
Kendilerini manevi olarak gören bir çok insan, 1. çakradan 7. çakraya yükselen kundalini uyanışını yaşamıştır. Fakat asıl kilit noktanın bu olmadığını bilen insan sayısı da bir o kadar azdır. Enerjiyi (bilgiyi) yukarıya (7. çakraya) olduğu kadar, aşağıya da (1. çakraya) göndermeyi öğrenenler hayatlarını büyük ölçüde geliştirirler. Hatta kundalini uyanışını, kök çakradan tepe çakraya doğru uzanan bir anten gibi düşünürseniz, asıl mesele 7. çakra (ruhsal alem ile bağlantı) aracılığıyla 1. çakraya (fiziksel aleme) kozmik enerjiyi (gerekli veri, bilgi ve şifayı) çekebilmektir. Yani günümüzde çok popüler olan kundalini uyanışı amaç değil, veri alışverişini sağlayacak bir araçtan ibarettir. Kozmik enerji kanallarına uyumlanırken kundalini uyanışı çok zahmetsiz bir şekilde gerçekleşir. Bunun sebebi ise kozmik enerji sistemi halihazırda bir bilgi sistemi teknolojisidir ve amacı ise kişiyi bir “alıcı” haline getirip gerekli bilgiye ve frekansa ulaşmasını sağlamaktır.
SAKRAL ÇAKRA İikinci Çakra)
GÖLGELER VE MIKNATIS ETKİSİ
Sakral çakra, zevk, arzu ve duyguların merkezidir. Sağlıklı çalışan bir sakral çakraya sahip kişi duygusal ve cinsel anlamda tatminkardır, hayattan keyif alır ve zihinsel olarak esnektir. Akışta kalabilir, diğer insanlarla kolayca bağ kurar, önyargılardan arınmış ve kapsayıcıdır. Fiziksel ve içgüdüsel ihtiyaçlarının farkındadır ve bunları bastırmaz.
Sakral çakrayı, bilinçdışından bilince açılan bir kapı gibi düşünebiliriz. Duygular, bilinçdışından, bedenin içgüdüsel özünden ortaya çıkar ve alt çakralardan yukarı doğru hareket ederek bilince ulaşır. Duygular, ruhun dilidir. Bu nedenle birçok psikolog ve psikiyatrist, terapi süreçlerinde duygulara odaklanır.
Kök ve Sakral Çakranın Önemi
Kök ve sakral çakra, dünya ile bağlantılı çakralardır. Hayatta kalma, güvenlik, temel ihtiyaçlar, beden farkındalığı ve duygusal akışla ilgilenirler. Eğer bu iki çakranın konularını dengeli bir şekilde hayatımıza adapte edebilir ve bilinçli olarak uygulayabilirsek, ruhani olan üst çakralara açılabiliriz.
Patanjali’nin Yoga Sutraları’nda tefekkür (derin düşünce) 3. çakra olan solar pleksus çakrasında başlar. Çünkü ilk iki çakra daha çok hayatta kalma ve fiziksel gerçeklik ile ilgili olduğundan, spiritüel gelişim açısından yeterince incelikli görülmez. Ancak, bu çakralarda denge sağlanmadan üst çakralara geçmek mümkün değildir. Tıpkı bir ağacın kökleri sağlam olmadan göğe uzanamayacağı gibi, ruhani gelişim de sağlam bir temel gerektirir.
Klasik psikoloji, insanı daha rasyonel bir perspektiften ele aldığı için genellikle bu iki çakranın konularında (hayatta kalma, güvenlik, duygusal denge, ilişki kurma) farkındalık yaratmaya odaklanır. Günümüzde birçok insan ya bu konularla hiç ilgilenmez ya da yalnızca fiziksel dünyadaki gelişimle (sağlıklı ilişkiler kurma, iş, barınma, aile, üreme) yetinir.
Bir de, bu iki çakranın konularını tam olarak özümsemeden spiritüel gelişim peşinde koşanlar vardır. Sağlam bir temel inşa etmeden üst çakralara açılmaya çalıştıklarında, kibir, kendini üstün görme ve güç zehirlenmesi gibi sınavlarla karşılaşabilirler. Temelsiz bir spiritüel arayış, kişiyi sürekli savrulmaya ve içsel dengesizliklere sürükleyebilir. Gerçek ruhani gelişim, ancak kök ve sakral çakranın dengelenmesiyle mümkün olabilir.
Peki, sakral çakra dengesiz çalıştığında ne olur?
Dengesiz bir sakral çakra, suçluluk, korku, hayal kırıklığı, utanç ve kaygı gibi yoğun duyguları beraberinde getirir. Bu duygular, ya bireyi değişim, dönüşüm ve şifa arayışına iter ya da kişi bu duyguları bastırarak başkalarına yansıtır ve kurban arketipine bürünür. Kendi içimizde kabul edemediğimiz duygular, yargılarımız ve ötekileştirmelerimiz aracılığıyla dış dünyaya yansır.
Joan Borysenko bu durumu şöyle ifade eder: “Sağlıksız suçluluk ve korku gibi duygular, insanın kendi değerini reddetmesine neden olan, ruhun otoimmün bir hastalığıdır.”
Sakral çakranın dengelenmesi, bu bastırılmış duygularla yüzleşerek gölgelerimizi sahiplenmeyi gerektirir. Bu süreç, bilinçte gerçekleşen ilk büyük dönüşümdür. Ancak, birinci ve ikinci çakranın sağlam bir temele oturması gerekir ki üst çakraların aktivasyonu mümkün olsun.
Gölge ve Mıknatıs Etkisi
Gölge, bilinçdışında kilitlenmiş, bastırılmış enerjiyi temsil eder. Bilinçli farkındalığın bir parçası değildir. Örneğin, bir kişi kendisinin hiç sinirlenmediğini düşünebilir ancak çevresindekileri pasif agresif bir tutumla çileden çıkarabilir. Kendi muhtaçlığını inkar edebilir ama bir şekilde hep ilgi odağı olmayı başarır. Bunlar bilinçsizce sergilenen gölge davranışlardır.
Gölge yönlerimizi reddettiğimizde, bilinçdışımızda bastırılmış bu enerjiler, hayatımıza zıt kutupları çeker. Bu, bir mıknatıs etkisi yaratır ve reddettiğimiz gölgeleri temsil eden kişiler hayatımıza girer:
•Kendi gücünü reddeden bir kişi, baskıcı bir patronla karşılaşır.
•Bağımlı bir yapıya sahipse, soğuk ve mesafeli bir eşe çekilir.
•Sessiz ve düşünceliyse, düşüncesiz ve gürültücü bir komşuya sahip olur.
Gölgeyi reddetmek, onu zincire vurmak gibidir. Ancak bu büyük bir enerji gerektirir ve asla işe yaramaz. Gölge ne kadar bastırılırsa, o kadar güçlü bir şekilde geri döner. Bu yüzden, kişisel dönüşüm için gölgelerimizle yüzleşmek kaçınılmazdır.
Yansıtma Mekanizması ve Yargılar
Gölge yönlerimiz, en çok yargılarımızda kendini belli eder. Başkaları hakkında söylediğimiz sözler, aslında kendimizle yüzleşmemiz için ipuçlarıdır.
*Eğer cinselliği reddediyorsan, açık ve özgürce cinselliğini ifade eden insanları yargılarsın.
*Öfkeni bastırıyorsan, öfkeli insanlardan korkar ve onları eleştirirsin.
*Kontrol ihtiyacını reddediyorsan, başkalarının baskıcı tavırlarına maruz kalırsın.
“İçimde bir his var, onu bir türlü sevemedim.”
“O kız tam bir kaşar.”
“Kesin psikolojisi bozuk.”
“Terbiyesize bak, üstü başı açık giyinmiş.”
“Yaşına başına bakmadan dans ediyor.”
“Kocasını aldatmış, yazık.”
Bu tür cümleler, bilinçdışındaki gölge yanlarımızı ele verir. Halil Cibran’ın şu sözleri bunu çok güzel özetler:
“Eğer hepimiz bir daire şeklinde oturup günahlarımızı itiraf etsek, orijinal olmadığımız için birbirimize gülerdik.”
Gölgeni fark et ve sahiplen. Ancak o zaman gerçekten özgürleşebilirsin.
SOLAR ÇAKRA (Üçüncü Çakra)
Güç, Ego ve Dönüşümün Kapısı
Üçüncü çakranın temel görevi, güç hakkındaki düşüncelerimizi yeniden yapılandırmak, bu gücü kendi varlığımıza kanalize etmek ve kontrol altında tutmaktır. Bizi dönüştürerek hayatımıza bir amaç doğrultusunda yön verir, içten yayılan gerçek güce sahip olmanın sevincini tazeler. Gerçek güç, karikatürdeki minik çırağın “Egomu yendim, seninkini de yenerim.” demesi gibi dengesiz bir mücadeleyle değil dönüşümle kazanılır; geçmişten geleceğe taşınan, başkalarını küçümsemeden ve yargılamadan bireylere ilham veren, onları güçlendiren bir enerjidir. Dengesizliği ise aynı karikatürdeki gibi; “Egomu yendim, seninkini de yenerim” hırsı yaratır.
İrademizi kullanarak bireyselliğimizi geliştirir, güçlü ve zayıf yönlerimizi keşfeder, yaşamımıza yön verecek gücü inşa ederiz. Ancak güvenlik alanında kalarak güçlenemeyiz. Güç, bilinmeyene doğru cesurca ilerleme arzusundan doğar. Zorluklarla karşılaştıkça büyür, gelişir ve gerçek potansiyelimizi ortaya çıkarırız. Güç, tıpkı bir kas gibi, ancak kullanıldıkça gelişir.
Çakra sisteminde üçüncü çakranın amacı, maddenin ve hareketin ataletten bilinçli faaliyete dönüşmesini sağlamaktır. Birinci ve ikinci çakraların toprak ve su enerjisi pasif ve yoğundur; içgüdüseldir ve en az dirençli yolları takip eder. Üçüncü çakranın ateşi ise dinamik ve hafiftir; yukarı doğru yükselerek yerçekiminden uzaklaşır. Bu değişim, üst çakralara ulaşmak için gereklidir. Bunun için de pasifliği bırakmaya, alışkanlıklarımızı dönüştürmeye, bireyselleşmeye ve belirsizliğin getirdiği zorluklarla yüzleşmeye istekli olmalıyız. Bağımsızlık, büyük başarıların temel şartıdır.
Gandhi’nin dediği gibi: “Dünyada görmek istediğiniz değişim siz olmalısınız.”
Alt çakralardan üst çakralara doğru ilerleme, bireysellikten evrenselliğe doğru bir yolculuktur. Başlangıçta birleşmiş bir haldeyken, zamanla ayrışır, bağımsız hale gelir ve en sonunda bilinçli bir birey olarak evrenselliğe yeniden dahil oluruz. Temel üç çakranın konularını sağlam bir zemine oturtmadan güçlü bir benlik duygusu geliştirmek mümkün değildir. Bireyselliğimiz olmadan evrenselin genişliği karşısında bunalır ve korkuya kapılırız.
Egomu yendim, seninkini de yenerim
Bireyselleşmek, başkaları tarafından tanımlanmamıza izin veren bilinçdışı alışkanlıklardan sıyrılmaktır. Bu süreç, içselleştirilmiş ebeveyn, arkadaş ve kültür kalıplarından koparak kendimizi tanımaya başlamayı gerektirir. Gerçekliğimizin onaylanmaması riskini göze alıp benzersiz olmaya cesaret etmek, bu çakranın uyandırılmasının temel şartıdır. Ancak pek çok insan, en az dirençle karşılaşacakları yolu seçerek hayatlarını dış koşullara uyum sağlayarak geçirir. Gücünü başkalarına akıtarak, onların beklentileri doğrultusunda kendini tanımlar.
Gerçek güç, dış dünyanın beklentilerinden sıyrılıp, kendi içsel potansiyelimizi keşfetme cesaretiyle gelir. Üçüncü çakra, işte bu dönüşümün anahtarıdır.
KALP ÇAKRASI (Dördüncü çakra)
Mitler ve Kutsal Dişilin Uyanışı
4.Çakra Alt ve üst çakraları birbirine bağlayan bir dinamo gibidir. Dünyevi ve ruhsal olanı, Bilinç ile bilindışını, Eril ile dişili. Bedenimizin de tam ortasında bulunan kalbin her hücremize eşit miktarda kan pompalaması gibi, 4. çakranın konuları ise tüm bu sözü geçenlerdir ve ancak hayatımızda bu konuları dengeye sokarsak dengelenebilir. Güce takıntılı, fakat sevgi ihtiyacıyla hareket eden bir dünyada 4. çakrayı nasıl dengeleriz?
Mitler, kökenlerimizin ve amacımızın kültürel hikayeleridir. Bu hikayeler bilinçsizce hayatımızı etkiler ve hatta yönetir de. Neyin mümkün olduğunu tanımlar, kim olduğumuzu şekillendirir ve bizi ne olabileceğimize yönlendirirler. Mitler, evrendeki arketipsel unusurlar ile onların kendi ruhumuzdaki karşılıkları arasında var olan ilkel ilişkilerin bir ifadesidir.
Şu anda dünyaya hakim olan mitoslara göre biz bir boşanmanın çocuklarıyız. Ve bu boşanma davasında biz, velayeti babaya verilmiş annesiz çocuklarız. Ve bu yeni evimizde annemiz konuşulmaz oldu ve unutturuldu. Parçalanmış ev efsanesini miras aldık. Uzaktaki babamızın evinde, rasyonellik, akıl ve mantıkla yaşanmak zorunda olan, büyüye özlem duyulan bir dünyada bütünlüğü bulmaya çalışan annesiz çocuklarız.
Ruhun temel bir arketipi olan Büyük Anne’ye yani Anatanrıça’ya dünya tarihinin Paleolitik ve Neolitik dönemlerinde en az 25000 yıl boyunca yaşayan bir tanrıça olarak tapınılmıştır. Anatanrıça kültü, hepimizin arketipik atasıdır ve anısı kolektif bilinçdışının derinliklerine gömülmüştür. Batı medeniyetinin kolektif zihninde ise çoktan unutulmuştur. Fakat günümüzde gitgide büyüyen tanrıça hareketi, özellikle ülkemizde, “Anadolu”da yapılan son arkeolojik araştırmalarla ve Jung’un arketipik psikolojisinin popülaritesi sayesinde yeniden ve büyük bir hızla yüzeye çıkmaya başladı. O, kaybettiğimiz ve yeni yeni bulmaya başladığımız içsel annemizdir, ruhsal olanla ve bilinçdışı ile ilişkili kutsal dişil enerjimizdir. Bu kutsal dişilin ise Anadolu topraklarında yeniden dirilişe geçiyor olması tesadüf değildir.
İçsel Büyük Annemizin, Anatanrıçamızın (Kutsal Dişilimizin) yokluğunda Büyük Baba, (Tanrı, Zeus..vb) gücü ve kuvvetiyle, öfkesiyle, ruhanilikten, sakinlikten uzaklığıyla baskın mitolojimizin tek kahramanı haline gelmiştir. Bir karısı ya da kızı yoktur ve kadınsı arketiplerin, dişil enerjinin temsil ettiği herşeye yabancılaşmıştır. Birinci dereceden oğlu ise görünüşte çocuklarının günahları yüzünden çarmıha gerilmiştir.
Bu bizim hikayemiz. Bunlar ise bizim ebeveynlerimiz. Bizler onaylanmamış bir evliliğin çocuklarıyız. Bizim baskın mitimiz ayrılıktır. Bu sebeple kendimizi sürekli bir şeylerden ayrı görüyoruz. Doğadan ayrı, birbirimizden ayrı, toplumdan ayrı ve ilahi olandan ayrı… en çok da cinsiyet olarak ayrı görüyoruz.
Anneyi, Anatanrıçayı, Kutsal Dişilimizi hakettiği yere doğru taşırken yine bu ayrılık hissi ile hareket ediyoruz. Sakinliğimiz, affediciliğimiz, ruhaniliğimiz, ruhsal gücümüzle, kendimize özgü özelliklerimizle değil, aksine öfkeyle, abartılı bir biçimde, hem fiziksel hem sözel güçle erkeği aşağı çekerek kadını, dişil olanı yukarı çıkmaya çalıştıkça, tam da yıllarca baskısını hissettiğimiz zihniyet gibi davranıyoruz. En çok da eşitliği, birliği savunurken kadın ile erkek arasında kocaman bir ayrım yaratıyoruz. Hele ki bir de kadın ile kadın ve erkek ile erkek arasında daha da büyük bir ayrım yaratmaya devam ediyoruz.
O sebeple romantik bir aşka bu kadar özlem duymamıza şaşırmamalıyız. Erkeğin kadınla tanışması ve sonsuza dek mutlu yaşaması mitinin kolektif fantezilerimize yayılmasına ve diğer aşk biçimlerini tanınmaz hale getirmesine şaşırmamak gerek. Eğer sağlam ve sevgi dolu bir efsanevi evin çocukları olsaydık, azalan benliklerimizi başkaları aracılığıyla arttırmaya yönelik zorlayıcı bir ihtiyaç yerine, bir işbirliği deneyiminden birleşmeyi isteyebilirdik. Egosal komplekslerimizin beslediği “Ben farklıyım, ben üstünüm” gibi narsistik tutumlardan sıyrılarak, kendimizi toplumdan ve birbirimizden ayırmadan bir bütün olarak yaşayabilir, farklılıklarımızla güçlenmeyi seçebilirdik.
Eros ve Thanatos
Kalbin Tehlikeli Dansı
Kalp Çakrasının konusu denge demişken, ilişkilerde korkulan ve kaçındığımız ve baş etmekte zorlandığımız en büyük denge ise tutku ve ayrılık, aşk ve öfke dengesidir. O sebeple neredeyse tüm aşk şarkıları “Aşk, Nefrete ne yakınsın!” teması içerir. Bu temayı en güzel şekilde özetleyen Mit ise Eros ve Thanatos. Yaşam-ölüm, aşk-nefret, birleşme-ayrılık, anima-animus, eril-dişil. Tüm bu ikililiklerin birer döngü olduğunu unuttuğumuzda ise denge bozulur, kaos başlar. Gökhan da belli ki bu şarkıyı tam da böyle bir karmaşanın içindeyken çıkarmış ve ne de güzel tarif etmiş içindeki Eros ve Thanatos’un karşılaşmasını.
Aşk ve ilişkilerde karşılaştığımız en karmaşık ve kabul edilmesi en zor dinamiklerden biri, yaşamı cezbeden, birleştirici güç olan Eros ile, ayrılığı, yok oluşu ve ölümü temsil eden Thanatos arasındaki sonsuz dansdır. Bu iki arketipsel kuvvet, insan ruhunun en derin katmanlarında birbiriyle iç içe geçmiş halde var olur.
Eros, bildiğimiz gibi, aşkın, arzunun ve yaratımın tanrısıdır. Parlaklığını ve çekiciliğini annesi Afrodit’ten, yani aşk ve güzellik tanrıçasından alır. Eros’un kanatlarına kapıldığımızda, birliğe ve birleşmeye çağrılırız. Kendi benliğimizin sınırlarını aşar, küçük egomuzun ötesinde bir yere geçeriz. O yerde, sevgi aracılığıyla başka birine temas eder, bir bütün olma hissine yaklaşırız.
Ancak her aşkın derinliklerinde, bir gölge gibi sessizce bekleyen Thanatos da vardır. Thanatos, gece tanrıçasından doğmuş, karanlıkla yoğrulmuş bir figürdür. Bilinçdışımızın derinliklerinden beslenir; bastırdığımız korkular, çözülmemiş travmalar ve farkında olmadığımız savunma mekanizmaları onun aracılığıyla yüzeye çıkar.
Her birleşme, bilinçdışının derinliklerinden bir gölgeyi de beraberinde getirir. Aşka ölümü getiren şey, çoğu zaman kendi içimizde fark etmeden taşıdığımız kalıplardır. Bilinçdışı kalıplarımız ilişkileri sabote eder, kavga çıkarır, sevgilimizden uzaklaştırır ve davranışlarımızı bilinçli zihnin hoşuna gitmeyen yönlerine iter. Partnerimizin bilinçsizliği bizi rahatsız eder ve içimizde uzaklaşma isteği uyanır. Partnerimizin iç dünyasındaki karanlık da bizimkine dokunur ve bu karşılaşma çoğu zaman rahatsız edicidir. Farkındalığımız yeterince gelişmemişse, partnerimizin ihtiyaçlarına dair ipuçlarını gözden kaçırırız; çünkü kendi içsel fırtınamızın gürültüsü çok yüksektir. Ve bazen bir sabah, karşımızda çantasını toplamış, gitmeye hazır bir partner buluruz. O an yüzüne baktığımızda, gördüğümüz sadece o kişi değildir—Thanatos’un suretidir.
Eros gibi Thanatos da kontrol edemediğimiz, bizi hem büyüleyen hem de çaresiz bırakan bir güçtür. Ancak şunu unutmamalıyız: Thanatos olmadan Eros da var olamaz. Tıpkı gündüzün geceye, yaşamın ölüme ihtiyaç duyması gibi, aşk da kendi içindeki yıkımla yüzleşmeden tam anlamıyla doğamaz.
Bu, tüm ilişkilerin acı ve yıkımla sonlanacağı anlamına gelmez. Ancak birleşme ve ayrılmanın, sevgi ve kaybın, bağlılık ve özgürlüğün aynı dansın iki farklı adımı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ve belki de aşkın en derin hali, bu iki gücün—Eros ve Thanatos’un—birbirine dokunmasına izin verdiğimizde başlar.
BOĞAZ ÇAKRASI (Beşinci Çakra)
Bilinçli Yaratıcılığın ve İfadenin Merkezi
Birçok kişi yaratıcılığın ikinci çakraya ait olduğunu düşünür. Çünkü bu merkez, fiziksel olarak yeni bir hayat yaratmanın yeridir. Ancak buradaki yaratıcılık bilinçsizdir. Örneğin, rahimde bir çocuk yaratılırken, onun fiziksel özellikleri üzerinde bilinçli bir kontrolümüz yoktur. Bu süreç doğal bir oluşumdur.
Oysa beşinci çakradaki yaratıcılık bilinçli olarak yönlendirilen bir süreçtir. Düşüncelerimizi paylaştıkça kendi gerçekliğimizi şekillendiririz. Bu, ruhumuzun saf ifadesidir; benliğin bireyleşme sürecindeki doğal bir evrimidir. İçsel deneyimlerin işlenmiş bir formunu yazıyla, sesle, duyguyla, sanatla harmanlayarak dünyaya sunarız.
Yaratıcılık, geçmiş ile gelecek arasında bir geçittir. Ve bu geçit, ancak ifade ile –sesle, sözle, sanatla, müzikle, yazıyla– açılır. Doğru ve sansürsüz ifade, kişiyi yaradılışla aynı titreşime sokar ve bu doğru ifadenin şifa veren gücüdür.
Örneğin; gitarın gergin tellerine vurduğumuzda bir ses çıkar. Vuruş sertse ses yüksek, hafifse daha yumuşaktır. Başlangıç düzeyindeki bir gitarist bile, parmaklarını perdelerin tam ortasında sıkıca tutmazsa, çıkan sesin donuk olacağını bilir. Çünkü telin hareketi kısıtlandığında, ifadesi de kısıtlanır.
İnsan da aynıdır. Bizi etkileyen olaylar, yalnızca fiziksel ya da duygusal değil; aynı zamanda titreşimsel düzeyde de etki yaratır. Tıpkı bir gitar teli gibi, bizi etkileyen şeyleri ifade etmek doğamızda vardır. Bu ifade engellendiğinde –özellikle kabul etmekte zorlandığımız engellemelerle karşılaştığımızda– rezonansımızı kaybederiz. Yaradılışın korosunda titreşmeyi bırakır, daha az canlı ve uyumsuz hale geliriz.
Eğer titreşimi ifade edemezsek, bu darbe bedende stres olarak depolanır. Vücudun doğal titreşim akışı kesintiye uğrar; enerji içeri girer ama çıkamaz. Bu akışı kısıtlamak çaba gerektirir, ve bu kısıtlamayı sürdürmek daha da fazla strese neden olur. Boğaz çakrası tıkandığında, hayatın korosundan ayrılırız. Kulaklar ya da gözler gibi algı organları boğaz kadar kolay bloke olmaz, çünkü ifadeyi engellemek, algılamayı engellemekten daha kolaydır. İçimizden çıkanı bastırmak, dışarıdan gireni filtrelemekten daha basittir.
Peki, bizi gerçeğimizi, öfkemizi, yaratıcılığımızı veya ihtiyaçlarımızı ifade etmekten alıkoyan nedir? Nedir boğazımıza düğümlenen, duygularımızı susturan şey? Çoğu zaman utanç, güvenlik korkusu ya da öz benliğimizle olan bağımızın zayıflığı bu ifadenin önünde birer engeldir. İçimizdekileri dışa vurmak, savunmasız iç benliğimizi dünyayla karşı karşıya getirmek demektir. Korkarız. Bu yüzden kendimizi kapatır, boğazımıza sansür koyarız.
Bazen bu kendini gererek, boynumuzu ve omuzlarımızı kasarak olur. Bazen gerçekten söylemek istediklerimiz yerine, anlamsız konular hakkında konuşarak. Kimileriyse bu sansürü, sanki duyguların geçişini tıkayacakmış gibi, yiyecekleri boğazına tıkarak yapar. Tüm bunların temelinde yatan, saklanma ihtiyacıdır. Saklandığımızda ise izolasyona çekiliriz, yakınlıktan uzaklaşırız ve gelişimimizi sekteye uğratırız. Aslında olan, gerçekle yüzleşmekten kaçmaktır. Zamanla bu kaçınma, bizi içe çökmüş, kapalı bir sistem haline getirir.
Sağlıklı bir beşinci çakranın göstergesi, doğru, açık ve net bir şekilde yankılanan, ritmik bir sestir. Bu kişi başkalarıyla dengeli konuşmalar kurar; hem dinler hem de anlamlı şekilde yanıt verir. Çünkü ses yalnızca boğaz çakrasının değil, tüm çakraların sağlığını yansıtır.
Örneğin;
Vücuttaki kasılmalar (birinci çakra) sesi kısıtlar.
Duygu eksikliği (ikinci çakra) sesi mekanik ve kalın hale getirir.
İrade gücünün zayıflığı (üçüncü çakra) sesi kısık ve mızmız hale getirirken, fazlası sesi baskınlaştırır.
Ses aynı zamanda nefesle de ilgilidir (dördüncü çakra). Nefes darsa ya da düzensizse, ses de tok olmayacaktır.
Eğer bilincimiz açık değilse (altıncı ve yedinci çakralar), ses tekrarlayıcı, donuk ve yüzeysel olur. Geçmişte takılı kalan bir insanın sesi tam anlamıyla “orada” değildir; sanki hep aynı şeyleri tekrar ediyormuş gibi gelir.
Gerçek bireyselleşme yalnızca kendini ifade etme özgürlüğüyle mümkündür. Bireyselliğimizi ifade etmek, gerçeğimizi ifade etmektir. Bireyselleşememiş biri, yalnızca başkalarının duymak istediklerini söyler. Korkan biri, gerçeği dile getirmekten çekinir. Ancak alt çakralar sağlıklıysa –yani kişi bedensel ve duygusal gerçekliğini yaşıyor, irade gücünü kullanıyor ve sevgiyi kabul edebiliyorsa– kişisel gerçeğini de güvenle ifade edebilir.
AJNA ÇAKRA (Altıncı Çakra)
Vizyon mu yoksa ilüzyon mu?
Altıncı çakra kendi iç dünyamıza olan bir geçiş kapısıdır. Arketipsel kimliklerimizin farkına varıldığı ve geliştirildiği yerdir. Bu kimlikler Hayatımızda rüyalar, hayal gücü, sanat, ilişkiler veya durumlar aracılığıyla ortaya çıkan görüntü ve sembollerin tanınmasıyla tespit edilebilir. Bu sembollerin arketipsel öneminin farkına varmak bizi daha geniş bir manevi çerçeveye getirir. daha geniş bir anlayış bağlamına gireriz ve kim olduğumuzun, amacımızın ne olduğunun daha derin bir şekilde farkına varırırız.
Jung, arketipleri “içgüdülerin oluşturduğu formlar” olarak tanımlar. Bu cümle tam olarak şu şekilde yankılanıyor bende; Arketipler tam olarak içimizdeki default mod, dünyasal erdemlerle süslenip püslenmemiş vahşi ve ilkel tarafımız. Ve öyle geniş bir alana gömülmüşlerdir ki esearengiz bir enerji taşırlar. Onlarla karşılaştığımızda etrafımızda her şeye büyük bir anlam yükleyen güçlü bir psişik yük hissedebiliriz. Bu sebeple Altıncı çakranın gelişimine genellikle ruhsal uyanış denir. Gömülü kalmış kimliklerle yüzleşiriz. Bir anda yeni gözlerle görürüz, derin bir içgörü yaşarız. Bakış açımızı ve tutumumuzu değiştirir, bir vizyon ediniriz.
Bu hayatın herhangi bir anında gerçekleşebilir fakat çoğunlukla ergenlikte bir kimlik arayışında iken ve orta yaş krizinden sonra ortaya çıkar. Benimsenen roller artık tatmin etmez ve bunlatın çözülmesi ise bizi bilinmeyen bir derinliğe sürükler. Yani genellikle bu zamanın öncesinde bir karanlık dönem gelir.
Bu karanlık, yeni bir gerçeklik yaratmak için bizi daha önce bulunduğumuz yerin ötesinde ruhumuzun derinliklerine ulaştıran karanlıktır. İşte o karanlıkta biraz önce yukarıda bahsedilen ilkel ve vahşi yanımız, gömülü kalmış kabul etmek istemediğimiz “ben”lerimiz vardır.
Arketipsel enerjiler tüm mitoloji ve dinlerin merkezinde bulunur. Bu sebeple Ruhlarımızın derinliklerinde yankılanan bu enerji ile kucaklaşmak ruhsal bir deneyimdir ve bizi üst çakralarla ilişkili ruhsal durumlara açar. Arketipsel anlayışa en etkili erişimimiz ise sembollerin farkındalığı ve bütünleştirilmesi ile olur. Hayatınıza bir dönüp bakın bakalım nasıl rüyalar görüyorsunuz, hangi rengi seviyorsunuz, ne tarz takılar beğeniyorsunuz. Çünkü bunlar arketipik enerjilerin temsilcileridirler. Onları fantezi ve rüyalarımızda görür, takılarımıza takar, notlarımıza karalar ve logolarımızda kullanırız.
Bu çakranın gelişimi bizi İç görüşe ve fiziksel olmayan planlara açarak auraları ve çakraları, geçmiş ve gelecekteki olayları görmemizi sağlar. Bu ise sezgilerin gelişmesi ise başlar. Sezgiler ise içsel dikkati, onun kalıplarını aydınlatacak kadar uzun bir süre bir şeye odaklanmayı öğrenme meselesidir. Kendi bilinçli sürecimizin farkındalığını kazandıkça bu farkındalığı seçtiğimiz yere odaklama yeteneğini de kazanırız. Kendi ışığımızı bulduğumuzda, o ışığı görmek istediğimiz her şeye tutabiliriz.
Sezgilerimize güvenmek ise durugörüyü aktive eder. bilinmeyeni bilinir hale getirir. Durugörü ise sezgi gibi, bilinçdışı zihne bilinçli bir teslimiyet ile geliştirilebilir. Bunun için ise önyargılı kavramları, ikililikleri bırakmalı ve benliğin benliğin bütünleştirici gücünün bizi bütünlüğe doğru yönlendirmesine izin vermeliyiz. Durugörüyü geliştirmek ise güven, pratik, içsel duygulara, seslere ve bilincimize davetsizce gelen görüntülere açılmayı gerektirir. Ne kadar da birbiri ile bağlantılı değil mi!
Tüm bu süreci bilmeyen birine “durugörüm” var dediğinizde sizi cadı ya da medyum olarak görmesi çok normal tabi. Fakat süreç ciddi bir özdisiplin ile çalışma sonucu oldukça doğal gelişen bir süreç. Tıpkı vücut geliştirme gibi. Bu çalışmaları ruhsal bir düzlemde yapmak vücut geliştirmeden çok daha zorlayıcı olabiliyor pek tabi.
Ruhsal gelişim çoğu zaman yerleşik kalıplardan kurtulmamızı gerektirir. Bu da korkutucu bir süreçtir. Göbek yağların, ince dudakların ya da beğenmediğin burnun için ameliyat masasına yatmaya benzemez. Dışarıdan bir müdahale ile kurtulamayız o kalıplardan. Aslında o kadar korkutucudur ki pek çok kişi bunu denemez, bunun yerine alt çakraların tanıdık alanlarına tutunmayı, maddi olana odaklanmayı tercih eder.
Arketipleri, imgeleri, rüya ve fantezileri, sembolleri ve yanılsamaları ile birlikte altıncı çakra üzerine çalışmanın nihai sonucu kişisel bir vizyon ortaya çıkarmaktır. Vizyon ise daha önce hiç görülmemiş bir şey yaratmak için hayal gücünü kullanır. Böylece geleceği de bilinçli olarak oluşturmaya başlayabiliriz.
Altıncı çakranın olumlu bir yönü olan görüşün açılması ve onun şeytanı olan yanılsama arasında çok büyük bir fark vardır. Her ikisi de zihinde oluşan görsellerdir ve her ikisi de davranışlarımızı şekillendirir. Ancak vizyon bizi ileriye doğru götürürken, ilüzyon ise geride tutar. Vizyon bize ilham veren, sürekli değişen ve gelişen bir olasılık, bir hedeftir. Bir vizyonun gerçek olmadığını biliriz fakat yine de onun potansiyeline inanırız.
Bir yanılsama ise kesinlik olarak kabul edilme ve yerine oturtulmaya zorlanma eğilimindedir. Gerçek ve değişmez olduğuna inandığımız bir şeydir. Bir yanılsama kişinin olduğu yerde saymasına sebep olurken aynı zamanda enerjiyi de bağlar. Vizyon ise bilinçli ve kontrollü olarak enerjiyi yönlendirir.
Bastırılmış ya da kabullenemediğimiz, unutmak istediğimiz anılarla ise altıncı çakramızı yetersiz hale getiririz. Bir çocuğa gördüğünü sandığı şeyi görmediğinin söylendiği zamanlara da bu çakra yara alır. Örneğin “Baban sarhoş değil sadece yorgun.” “Annen sana kızmadı sadece kötü bir gün geçiriyor.” “çok mutlu bir aileyiz.” Bunlar sözlü olarak ifade edilse de gerçekte tam tersi bir senaryo içinde olduğunu anlayan çocuk bu yanılsama ile çelişkiye düşer. ve insan için çelişki ile yaşamak zor olduğundan kendi algısını inkar etmek ve içini rahatlatan sonucu seçmek daha kolaydır. Bu inkarlarla görüşümüz de zayıflar.
Peki nasıl geliştiririz?
Küçükken bize sezgilerimizi kullanmak, efsanevi ya da sembolik düşünmek öğretilmediği gibi, psişik farkındalığın getirdiği metafiziksel olaylara inanmamız öğretilmiyor, aksine tü kaka, hurafe deniyor. Bu çakranın gelişimi bu önyargı ve inançsızlığın üstesinden gelmeyi ve ardından farkındalığımızı geliştirmek için odaklanmayı, bunları da disiplinle uygulamayı gerektirir.
Rüyaları hatırlamak, yazmak, görsel olarak resim yapmak, pano hazırlamak gibi basit yöntemlerin yanında, kişi vizyonunu açmak için minimum ekipmanla tek başına en az 3 gün vahşi doğaya gider ya da bir mağaraya kapanır. Arınmak, normal ego savunmasını zayıflatmak ve Süptil boyutlara kolay açılabilmek için mümkün olduğunca bu süreçte oruç tutar.
Vizyon arayışında önemli olan şey, olaylara bakış açımızı değiştirmektir. Çünkü maddi dünyada her gün maruz kaldığımız görüntüler, konuşmalar ve deneyimlerle belki de bize bile ait olmayan tutumlarımız git gide güçlenmek zorunda bırakılır.
özetle; altıncı çakrada yükselmek bizi sıradanlığın ötesine aşkın alemlere açar.
Cosmoenergetica sistemi aslında tam olarak kişinin altıncı çakrasında aktivasyona sebep olduğu için daha bir kaç kanal inisiyasyonunda bu gelişimi ve deneyimi yaşatmaya başlar. O sebeple anlatılmaz yaşanır derim hep.
Bu genişleme bizi kökten değiştirebilir ve derin bir içgörü ve vizyon getirebilir. Şimdiye kadar karşılaştığımızdan çok daha büyük bir varlık sistemini kucaklamamıza olanak tanır. böylece bizi Gökkuşağının köprüsündeki son geçişe hazırlar. 7. çakrada karşılaşacağımız tanrısallık ve bilincin karmaşık dansını anlamanın temelini atar.
TAÇ ÇAKRA (Yedinci Çakra)
Benliğin Sessiz Aynası
İnsanın içsel yolculuğunda taç çakra bir “son durak” değildir. Daha çok, bilincin kendi kendini fark ettiği; varlığın bir aynaya dönüştüğü, “Ben kimim?” sorusunun tüm yankılarının sustuğu sessiz alandır. Bu çakranın bilgeliği, bir şey bilmekten çok
bilenin kendisini görmeye başlamasıdır.
Tüm alt çakraların çalışması bu noktada birleşir. Sanki bedenin içindeki farklı akıntılar, yavaş yavaş aynı yatağa dökülür ve sonunda hepsi büyük bir nehre karışır. Bu noktada kendimizi artık nehirden ayrılmış birer damla olarak değil, nehir olarak görürüz.
Zihin çoğu zaman kendini “düşünceler” sanır. Oysa düşünceler, bilincin yüzeyinde oluşan dalgalardır, bilincin kendisi değildir. Göz görebilir ama “gören” göz değildir. Kulak duyabilir ama “duyan” kulak değildir. Düşünceler akabilir ama “düşünen” olan zihin değildir. Taç çakranın bize gösterdiği gizem tam olarak budur:
“Gören kim? Duyan kim? Hisseden kim? Hatırlayan kim? Bunları anlamlandıran kim?” Bu soruların cevabı kelimelerle bulunmaz, kitaplarda yazmaz, yalnızca fark edilir.
Bu çakranın bilgeliği de zaten anlatılamayanın deneyimidir. Burada artık yalnızca deneyim konuşur. Anlatmaya başladığın anda ise sadece tortusunu aktarabilirsin. Karşındakinin kulakları duymak istiyor ise duyar, anlam kazanır.
Bilincin Üç Düzeyi: Rasyonel, Mitik ve Evrimsel
Mistik alimler bilinci, bütün varlığın gömülü olduğu tek alan olarak tarif eder.
Güçlü sezgilere sahip insanlar, tıpkı bir bilgisayarın internete bağlanması gibi, evrensel bilince bağlanabildiklerini söyler. Ne kadarına erişeceğimiz ise Benliğimizin derin farkındalığına, kalbimizin süzgecine ve bunlarla birlikte alıcı antenimizin yaptığı yayının kalitesine bağlıdır. Bu da sistematik ve disiplinli meditasyonu zorunlu kılar.
Kendi bildiğim sistem olan Cosmoenergetica yani kozmik enerjiden örnek verecek olursak, ilk 42 kanalın içinde bir operatörün uyumlanması gereken iki adet bilgi kanalı vardır. uyumlanmış olunan bu kanalların ise 6 ay süre ile sabah akşam 20şer dakika meditasyon pratiği vardır ki, operatör kozmik bilgi ile, kendi korku ve kaygılarının yaratmış olduğu sanıların, kolektifin yaydığı negatifin ayırdını yapabilecek seviyeye gelebilsin. Bahsedilen böyle bir disiplin.
Erich Jantsch bilinci üç sisteme ayırır:
1.Rasyonel Sistem
2.Mitik Sistem
3.Evrimsel Sistem
Bu sistemleri anlamak için hayatı bir nehir gibi düşünmemiz gerektiğini söyler.
1. Rasyonel Düzey: Nehrin Kıyısında Oturmak
Nehri dışarıdan izleriz.
Suyun yükselmesini, düşmesini, dalgalarını, akışını ölçeriz. Bilgi toplarız, yasalar çıkarırız. Burada ilişki “ben ve o” şeklindedir: özne ve nesne. Pek çok insan tüm hayatını bu kıyıda geçirir. Sadece bilgi biriktirerek aydınlanacağını düşünür, sayfalarca tez yazar, ama hiçbir zaman nehrin bir parçası olamaz.
2. Mitik Düzey: Nehre Düşmek
Nehre düşünce, bakış açımız değişir. Artık dışarıdan gözlemleyen biri değiliz; akışın içindeyizdir. Bu düzeyde suyu “anlamaya” değil, “deneyimlemeye” başlarız. Akan suyun sıcaklığını, hızını, kuvvetini hissederiz. Burada ilişki “ben ve sen”dir: Nehir bizimle iletişim kurar gibi olur.
Mitik düzeyde: nehirle özdeşleşiriz, onun bizi bir yolculuğa çıkarmasına izin veririz, sezgilerimiz devreye girer, rasyonel bilgi derinleşir ama yok olmaz.
Bu, spiritüelliğin mücadele isteyen kısmıdır.
Sadece kendimizi akışa bırakmak bizi kayalıklara sürükleyebilir. İrade (üçüncü çakra) devreye girmeli; yön bulabilmeliyiz.
3. Evrimsel Düzey: Nehirle Bir Olmak
Bir süre yüzmeyi öğrendikten sonra bir noktada akışla birleşiriz. Artık ilişki “ben ve sen” değildir; biz olur. Benlik kaybolmaz, sadece yeniden çerçevelenir: Ben, artık her şeyi içerir.
Bu, kozmik bilince açılmaktır. Sistemlerin çözüldüğü, birliğin deneyimlendiği, evrensel zihnin devreye girdiği aşamadır.
İnançların Çözülmesi: Eski Kimliğin Ölümü
İnançlar kimliğin temel direkleridir. Bu nedenle dönüşüm sancılı olabilir. Çocuğa yıllarca “dünya güvensiz” denildiyse, büyüdüğünde güven bile tehdit gibi hissedilir. Bu insanlar tanıştığı kişileri irdeler ve hep altında bir bit yeniği arar. “gözüm tutmadı” tamlamasını çok duyarsınız bu insanlardan. Onlara sevgi bile yabancı bir dil gibi gelir. Taç çakra çalışması bu eski kimliği çözer.
Bu çözülmede kişi kendini “arada” hisseder: Ne eskidir, ne yenidir.
Bu evreye: ruhun karanlık gecesi, boşluk, balinanın karnı, kimlik geçişi, kırk yaş sendromu gibi adlar verilmiştir.
Hepsi aynı şeyi anlatır:
Eski benliğin ölümü ve yeni benliğin doğumu.
Alt Çakralardaki Kimlikler: Giydiğimiz Kıyafetler
Gökkuşağında yaptığımız bu yolculuğun sonunda, alt çakralarda edindiğimiz kimliklere bakalım:
Birinci Çakra – Fiziksel Kimlik
Beden, ihtiyaçlar ve güvenlik. Birinci çakra bize, hem bedenle hem bedenin ihtiyaçları ve becerileriyle hem de etrafımızdaki fiziksel dünya ile özdeşleştiğimiz fiziksel kimliği getirdi.
İkinci Çakra – Duygusal Kimlik
İkinci çakrada, bedenin fiziksel duyumsamaları hissederek ve onları bilinçdışı düzeyde değer yönelimli anlama dönüştürerek duygusal kimliğimizi edindik. İyi hissettirenlere değer verdik, iyi hissettirmeyenden uzaklaştık.
Üçüncü Çakra – Ego Kimliği
İrade, özerklik, kendini tanımlama. İrade geliştikçe, otonom, ayrılan benliğimiz uyanır.
Bu, Benlik’in yönlendirici öğesi olan ego kimliğinin doğuşudur. Ego dış dünyaya yöneldikçe, bilinçdışı itkilerden ayrılmaya başlar. Bu birincil olarak öztanımlama ile ilgilidir.
Dördüncü Çakra – Sosyal Kimlik
Dördüncü çakrada, ego kimliğinin diğerleriyle olan ilişkileri kapsayacak şekilde genişlediği sosyal kimliğe geldik. Burada, alt çakra dürtüleri tatmin edilmişse, biz başkalarına hizmet etmeye yönelirken onlar arka koltuğa geçer ve üst çakralara doğru açılmaya devam ederiz. Yoksa insanların yüzde 90ı gibi hayatımızı yeme, içme, barınma, üreme sınırlarında geçiririz. özkabulle ilgilidir.
Beşinci Çakra – Yaratıcı Kimlik
Kendini ifade etme, kültüre katkı, sanatsal üretim. Beşinci çakra bize yaratıcı kimliğimizi getirir. Dünya ile ilgili kendimizin ötesindeki farkındalığımız artık büyümüştür ve dünyanın kültürüne, sanatına ve genel olarak yaratıcı süreçlerine katkıda bulunma arayışında oluruz. Bir süredir içeride olanın özifade’ye dönüşme zamanı gelmiştir.
Altıncı Çakra – Arketipik Kimlik
Mitik güçlerle bağ kurma, sezgisel rehberlik, derin sembolik anlayış. Burada hayatımıza ve dünyamıza rehberlik eden insan ötesi mitik kuvvetlerle özdeşleşmeye başlarız. Arketipik deneyim, ilahi enerjileri kavramsallaştırmak ve deneyimlemek için bir yol verir.
Yedinci Çakra – Evrensel Kimlik
Kozmosla bir olma, birleşmiş bilinç. Genişleyen farkındalık ve büyük bütünle özdeşleşme. Bilinçimiz genişledikçe, anlayışımız daha da geniş bir bağlamı kucaklar. Biz, içinde gömülü olduğumuz sistemin enginliğini keşfettikçe kozmik bilinçle özdeşleşiriz.
Evrensel Kimliğin Doğumu
Evrensel kimlik, alt kimlikleri ortadan kaldırmak değildir. Onlar kıyafetler gibidir: gerektiğinde giyeriz, gerektiğinde çıkarırız ama onların “bizim kim olduğumuz” olmadığını biliriz.
Ruhsal gelişimde düşük düzey ihtiyaçlar karşılandığında kişi daha stabil olur ve bilinci genişlemeye başlar. Koşullar temel düzeyde dengelendiğinde evrensel farkındalığa açılmak daha mümkündür.
Evrensel kimliğe geçtiğimizde: atom altı parçacıkların dansını, galaksilerin hareketini, tüm yaşam ağının birliğini, milyarlarca yıllık evrimsel hikâyeyi kalbimizle ve zihnimizle aynı anda kavrayabiliriz.
Bu özdeşleşmede bağlanmayı ve kontrolü bırakır, onun yerine mucizevi tanıklığa açılırız. Ancak burada, gerçek anlamda “teslimiyet” deneyimleyebiliriz. Bu tanıklık hali, gerçek teslimiyettir.
ARKETİPLER VE ÇAKRALARLA İLİŞKİSİ
Arketipsel enerjiyi ve etkilerini tanımak; olaylara daha bütüncül bakmayı, kendimize ait algı filtrelerini fark etmeyi ve sorgulamayı gerektirir. Örneğin bir sanatçı dünyayı renk, gölge, şekil ve kompozisyon açısından görürken; bir şifacı, hem kendisinin hem de başkalarının gelişimine hizmet edecek detaylara odaklanabilir. Arketipsel enerjiler yalnızca anlam vermekle kalmaz, aynı zamanda dünyayı algılayış biçimimizi şekillendirir.
Sanatçı da şifacı da aynı olaya baksalar farklı detaylara odaklanırlar. Peki acaba bu arketipler, sadece algının bir yanılgısı mı? Yani dünyayı görme biçimimizin bir tür çarpıtması mı? Ya da algıda seçicilik mi? Evet, olabilir. Ama asıl olay arketiplerin farkına vardıkça, taktığımız bu “gözlüğün” ne olduğunu tanır ve onu bilinçli şekilde kullanabiliriz.
Diyelim ki, bir kişi “anne” arketipiyle fazlasıyla özdeşleşmiş. Eğer bu arketipin ne olduğunu, ne zaman gölge yanlarının devreye girdiğini fark ederse, aşırı korumacılık, kontrol etme isteği ya da endişe gibi davranışlarını dengeleyebilir. Aksi halde bu enerji, hem kendisini hem çevresini boğan bir hale gelebilir.
Önemli olan, hangi arketiple özdeşleştiğimizi fark etmek ve gerektiğinde bu kimliği bırakabilmektir. O meşhur çizgi var ya, “delilikle dahilik arasında”, İşte tam da bu çizgi, arketiplerle olan ilişkimizi ne kadar bilinçli kurduğumuzla ilgilidir.
Arketipsel enerjiler tüm mitoloji ve dinlerin özünde bulunur. Bu güçlü enerjileri tanımak ve kucaklamak, ruhsal bir deneyimin kapısını açar. Bu yüzden, ister ateist olun, ister seküler, ister dindar, psikolojiyi derinlemesine anlamak için bir noktada mitolojiye ve dinler tarihine de dokunmanız gerekir. Ama hâlâ, analitik psikolojiyi veya parapsikolojiyi “safsata” deyip kenara atanlar da var tabii. Bu yüzden biri çıkıp “çakralar ve arketipler bağlantılıdır” dediğinde, bazılarına “Yok artık!” gibi gelebilir.
Ama aslında her çakra, belirli bir arketipsel enerjiyle ilişkilidir. Bu da bize hem ruhsal hem de fiziksel denge kurma şansı verir. Eğer bir çakraya bağlı arketiple fazla özdeşleştiğimizi fark edersek, onun gölge yönlerini tanıyıp dönüştürerek enerji bedenimizi de dengeleyebiliriz.
1. Çakra (Kök): Toprak Ana / Besleyici
Işık Yönü: Güvenli, sabırlı, kararlı ve başkalarını içtenlikle koruyup kollayan bir yapıdadır. Maddi dünyayla barışık; hayatta kalma içgüdüsü sağlıklı ve düzenli.
Gölge Yönü: Aşırı kontrolcü, kıtlık bilincinde yaşayan, sahiplenici ve bağımlılığa eğilimli. Güvensizlikten kaynaklı olarak sürekli tehdit altında hissetme hali.
2. Çakra (Sakral): Âşık
Işık Yönü: Duygularla uyumlu; zevk alma, ilişki kurma ve yaratıcı ifadede akışkanlık içinde. Hayatla flört eder gibi yaşar; tutku ve haz ona enerji verir.
Gölge Yönü: Bağımlılık, doyumsuzluk, manipülasyon, cinsel istismar ya da duygusal karmaşa eğilimi. Kendini başkalarının ilgisiyle tanımlama.
3. Çakra (Solar Pleksus): Kahraman
Işık Yönü: Kendine güvenen, iradesi güçlü ve zorluklar karşısında pes etmeyen. Kendi sınırlarını bilir ve hedeflerine ulaşmak için enerjisini odaklayabilir.
Gölge Yönü: Aşırı rekabetçi, kibirli, baskıcı ya da güç takıntılı. Güvensizlikten kaynaklı aşırı kontrol etme, hükmetme çabası.
4. Çakra (Kalp): Şifacı
Işık Yönü: Koşulsuz sevgiyle hareket eder, empati kurar ve affetme becerisi gelişmiştir. Kendisiyle ve başkalarıyla sevgi bağı kurar, şefkatlidir.
Gölge Yönü: Kendini feda eden, başkalarının duygularını kendi üzerine alan, sınırlarını koruyamayan bir yapı. Suistimale açık; sevgi adı altında kendi ihtiyaçlarını yok sayar.
5. Çakra (Boğaz): Sanatçı
Işık Yönü: Kendini yaratıcı yollarla ve özgün biçimlerde ifade eder. Gerçeğini dile getirirken dürüst, etkili ve akıcıdır.
Gölge Yönü: Ya susar ya da aşırı konuşur; ya kendini saklar ya da başkalarının alanına girerek ifade terörü yaratır. Gerçek sesini kaybeder ve kendini bastırılmış hisseder.
6. Çakra (Üçüncü Göz): Gören / Sezgi Sahibi
Işık Yönü: Sezgileri kuvvetlidir; içgörü ve semboller aracılığıyla derin anlamları kavrayabilir. Gerçeğin görünenin ötesinde olduğunu bilir ve buna göre yaşar.
Gölge Yönü: Gerçeklikten kopma, hayal dünyasında kaybolma ya da aşırı zihinsel analizle duygulardan uzaklaşma eğilimi. Paranoya, kuruntu ya da ruhsal üstünlük yanılsaması.
7. Çakra (Taç): Bilge / Usta
Işık Yönü: Evrensel bilinçle bağlantı halinde; ilahi rehberliği hisseder ve yaşamı bir bütün olarak kavrar. Egodan arınmış bir varlık bilinciyle yaşar.
Gölge Yönü: Spiritüel ego, kendini “aydınlanmış” görüp başkalarını küçümseme eğilimi doğurabilir. Gerçekten bağlantısız ama “yüksek” bir imajla kendini kandırabilir.
BAĞIMLILIKLAR VE ÇAKRALAR
Bağımlılıklar, yaşam enerjimizin dengesiz aktığı çakralarla doğrudan ilişkilidir. Her çakra, belirli bir duygu ve bilinç düzeyini temsil eder; dengesizlik durumunda ise birey, eksik olan enerjiyi dış etkenlerle tamamlamaya çalışır. İşte çakraların dengesizliğiyle bağlantılı bağımlılıklar:
1. Kök Çakra (Muladhara) – Maddi Bağımlılıklar
Güvensizlik ve hayatta kalma kaygısı kök çakrayı zayıflatarak yemek, kumar, alışveriş ve işe aşırı bağımlılığa yol açar; kişi, varoluşsal boşluğu maddi dünyaya tutunarak doldurmaya çalışır.
2. Sakral Çakra (Svadhisthana) – Zevk Bağımlılıkları
Duygusal dengesizlik ve değersizlik hissi, alkol, seks ve eroinden medet ummaya neden olur; kişi, hissetmekten kaçmak için duyusal hazlara yönelir.
3. Solar Pleksus Çakra (Manipura) – Güç ve Hız Bağımlılıkları
Özgüven eksikliği ve kontrol ihtiyacı, amfetamin, kokain ve kafein bağımlılığına dönüşerek kişiye geçici bir enerji ve güç hissi verir, ancak öfke patlamaları kaçınılmaz olur.
4. Kalp Çakrası (Anahata) – Sevgi ve Duygusal Bağımlılıklar
Sevgi eksikliği, sigara, şeker, aşk bağımlılığı ve marihuana kullanımına yönlendirerek kişiyi geçici bir rahatlama ve kaçış hissiyle avutur.
5. Boğaz Çakrası (Vishuddha) – Bastırılmış İfade Bağımlılıkları
Özgürce kendini ifade edemeyen kişi, opiat, afyon ve marihuanaya sarılarak zihinsel kaçış yolları arar, fakat iç sesi daha da bastırılmış hale gelir.
6. Üçüncü Göz Çakrası (Ajna) – Gerçeklikten Kaçış Bağımlılıkları
Gerçekle yüzleşemeyen zihin, halüsinojenler aracılığıyla farklı boyutlar arayarak dünyadan kopmaya çalışır.
7. Taç Çakra (Sahasrara) – Ruhsal Bağımlılıklar
Manevi açlık ve dünya ile bağlantı kuramama, kişinin dini ritüellere ve spiritüel uygulamalara bağımlılık geliştirmesine yol açarak gerçeği değil, dogmaları takip etmesine neden olabilir.
Çakraların dengelenmesi, bağımlılıkların kök nedenlerini keşfetmek ve onlarla sağlıklı bir şekilde yüzleşmek için önemli bir adımdır.
ÇAKRALARIN ŞEYTANLARI
Çakra seviyeleri, bedenlerimiz kadar benzersiz ve tekil olan bireysel kimliklerden evrensel bir ortaklığa doğru hareket eder. Taç çakranın, meditasyonun ve aslında çoğu manevi disiplinin amacı, daha küçük kimliklerle olan bağları kırmak ve evrensel kimliğin farkına varmaktır. Bu, daha küçük kimliklerin gerçekliğini inkar etmez; sadece onları birleşik ve entegre bir bütünün parçası olarak gördüğümüz anlamına gelir. Gelişim sürecimiz oraya merkezlendiğinde her kimlik birincildir. Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisi gibi, daha büyük kimlikleri sürdürebilmek için önce daha alt düzeydeki kimlikleri pekiştirmeliyiz. (1, 2, 3. çakra) Daha yüksek, daha kapsayıcı olanı deneyimledikçe kimliklerimiz, alt kimliklerimiz uygun bir perspektife kayar.
Her çakranın sağlığını zayıflatan, kimliğini baltalayan, çakranın doğal aktivitesine görünüşte karşı çıkan “şeytanlar” vardır. Şeytanın varlığı çakranın işini yapmasını engeller, ancak bu zorluk aynı zamanda bizi o işe daha fazla farkındalık getirmeye zorlar. Kabul edilmediği takdirde şeytanlar bizi ilerlemekten alıkoyar. Enerjimizi belli bir çakraya sabitler, faaliyetlerimizi kısa devre yaparak çözümlemeyi engellerler. Eğer şeytanı kabul eder ve orada bulunma nedenlerini keşfedersek kendimiz hakkında daha derin bilgiye ve anlayışa sahip oluruz. İşte çakraların şeytanları;
Birinci çakranın şeytanı: Korku
Bir şey hayatta kalmamızı tehdit ettiğinde korku ortaya çıkar Kendimizi güvende, odaklanmış ve sakin hissetmemizi engeller. Enerjileri üst çakralara zorlayan aşırı uyanıklık yaratır.
İkinci çakranın şeytanı: Suç
Suçluluk, duygusal ve cinsel enerjinin bedendeki doğal akışını zayıflatır ve bize ulaşmamızı engeller, başkalarıyla ve kendimizle olan duygusal ve cinsel bağlarımızı zayıflatır.
Üçüncü çakranın şeytanı: Utanç
Utanç, özsaygıyı, kişisel gücü, spontane aktiviteyi ve neşeyi baltalar.
Dördüncü çakranın şeytanı: Yas
Keder, kalbin hafifliğini ve genişlemesini engeller ve onun ağır ve kapalı hissetmesine neden olur. Keder, kalbin acımasından kaynaklanır.
Beşinci çakranın şeytanı: Yalan
Yalanlar, 5. çakradaki gerçekliğin iletilmesinin antitezidir. Yalanlar, çarpık bilgiler yoluyla dış dünya ile ilişkimizi çarpıtır.
Altıncı çakranın şeytanı: Yanılsama
Yanılsama, dikkati sabitler ve doğru görmemizi engeller.
Yedinci çakranın şeytanı: Bağlanma (Tutunma)
Bağlanmalar (Tutunmalar) farkındalığı ve kozmik bilinçle birliği engelleyen ve gizleyen küçük dikkat odaklarıdır.




Kimsenin adını koyamadığı, cevaplarını çoğu zaman yanlış yerlerde aradığı konulara berraklık getiren; okurken hiç bitmesin istediğim ve şifasıyla sarıp sarmalayan nefis bir anlatım! Emeklerine, yüreğine, ruhuna sağlık..