top of page

Paracelsus’un Gülü

Yazarın fotoğrafı: Tuğbanur Eroğlu
Tuğbanur Eroğlu
19 Eyl
7 dakikada okunur


Geçen hafta Ay’ın Başak burcuna geçişini, üç gün süren; duvarlardan dolap içlerine, perdelerden bütün camlara kadar giriştiğim yoğun ev temizliği maratonu sayesinde farkında olmadan kutlamış bulundum. O esnada ders notlarımı düzenlerken canım hocam Dilek’in Simya dersinde bizimle paylaştığı hikâyeyle karşılaştım. Uzun zamandır da yaptığım gül resmine bir hikâye arıyordum. Derken cuk diye puzzle parçaları birleşmiş oldu. Resmi de hemen hemen aynı zamanlarda yapmışım zaten. Fakat bazı parçaların bir araya gelmesi için zaman, bilgi ve tecrübe gerekir bazen.


Şimdi de Venüs Akrep’te ve yakında gerçekleşecek olan Venüs retrosu varmış. Astrolojiyi bilsek de bilmesek de, inansak da inanmasak da yukarıda anlattığım, bir anda depreşen temizlik manyaklığım gibi, kolektif alanda yükselen enerjiden -hele ki bir de hassas terazi gibiysen- kaçamıyoruz. Astroloji bilgim zayıf ama sevdiğim arkadaşların ve astrologların yorumlarını alıp, bu hikayeye katıp, yaptığım resimle birlike hepsini çorba yapsam nasıl olur? Dedim. Bence güzel olur:)


Çocukken kola mı Fanta mı karar veremeyip karışık içen, hangi çikolatadan başlayacağını, hangisini sona bırakacağını bilemeyip ikisini de açıp bir ondan bir bundan ısıran Tuğba, şimdi de bir konu açılır açılmaz peşinden gelen fikirleri birbirine bağlayarak ilerliyor.

Huylu huyundan vazgeçmez.

O zaman hadi bismillah.


PARACELSUS’UN GÜLÜ

De Quincey: Writings, XIII, 345


Yeraltında iki odadan oluşan atölyesinde, Paracelsus Tanrı’sına, belirsiz Tanrı’sına, herhangi bir Tanrı’ya, kendine bir öğrenci göndermesi için yakardı. Akşam oldu. Ocakta, zayıf bir ateş eğri büğrü gölgeler yansıtıyordu. Demirden lambayı yakmak için ayağa kalkmak büyük bir güç harcamayı gerektiriyordu. Yorgunluktan dalgın düşen Paracelsus, dua etmeyi unuttu.


Kapıya vurulduğunda, gece tozlu imbikleri ve kazanı silmişti. Adam, yarı uykulu, kalktı, kısa sarmal merdiveni tırmandı ve kapı kanatlarından birini araladı.


İçeri bir yabancı girdi. O da çok bitkin görünüyordu. Paracelsus ona bir sıra gösterdi; öteki oturdu ve bekledi. Önceleri hiç ses çıkarmadılar.


İlk konuşan usta oldu:

— Batı’nın ve Doğu’nun yüzlerini anımsarım, dedi biraz abartıyla. Seninkini anımsamıyorum. Kimsin ve benden ne istiyorsun?

— Adımın önemi yok, diye karşılık verdi öteki. Evine varabilmek için üç gün, üç gece yürüdüm. Öğrencin olmak istiyorum. Bütün servetimi yanımda getirdim.

Bir kese çıkardı ve sağ eliyle masanın üstüne boşalttı. Sikkeler çoktu ve hepsi altındandı.


Paracelsus, lambayı yakmak için sırtını ona dönmek zorunda kaldı. Geri döndüğünde, sol elinde bir gül gördü. Gül onu kaygılandırdı. Öne eğildi, parmaklarının uçlarını birleştirdi ve konuştu:

— Benim bütün cisimleri altına çeviren taşı yoğurabileceğimi sanıyorsun ve bana altın sunuyorsun. Aradığım altın değil ve altının senin için önemi varsa, asla benim öğrencim olamazsın.

— Altın beni ilgilendirmiyor, diye yanıtladı öteki. Bu paralar benim öğrenme arzumun bir kanıtından öte değil. Bana Büyük Eser’i öğretmeni istiyorum. Taş’a giden yolda sana eşlik etmek istiyorum.

— Yol, Taş’ın kendisidir, dedi Paracelsus ağır ağır. Taş çıkış noktasıdır. Eğer bunu anlamıyorsan, henüz anlamaya başlamamışsın demektir. Çünkü amaç adımlarının her birindedir.


Öteki güven duymayan bir edayla baktı. Farklı bir sesle:

— Peki bir amaç var mı? diye sordu.

Paracelsus gülmeye başladı.

— Sayılan aptallardan az olmayan kovucuların tersini iddia ediyorlar ve beni bir düzmeci olmakla suçluyorlar. Onları haklı bulmuyorum, ama bunun bir yanılsama olması da mümkün. Bildiğim, bir Yol’un “varolduğudur.”


Bir an sessizlik oldu.

— Yolu seninle birlikte aşmaya hazırım, dedi öteki, uzun zaman yolculuk etmek zorunda kalsak bile. Bırak çölü ben geçeyim. Yıldızlar varmama karşı çıksalar bile, bırak kutsal toprağı uzaktan göreyim. Ama bu yolculuğa koyulmadan önce, bir kanıt istiyorum.

— Ne zaman? dedi Paracelsus kaygıyla.

— Hemen, diye yanıtladı öğrenci, ani bir kararlılıkla.

Söyleşiye Latince başlamışlardı, şimdi ise Almanca konuşuyorlardı.


Delikanlı gülü havaya kaldırdı.

— Hünerin ve sanatınla bir gülü yakabileceğin, sonra da küllerinden dirilteceğin söyleniyor. Bu mucizeye tanık olmama izin ver öyleyse. İşte senden istediğim, sonra yaşamımı sana vereceğim.

— Çok safsın, dedi usta. Saflığın işime yaramaz; ben inanç istiyorum.

— Ben saf olmadığım için gülün yokoluşunu ve dirilişini kendi gözlerimle görmeyi arzu ediyorum, diye üsteledi öteki.

Paracelsus, gülü eline almıştı ve konuşurken bir yandan da oynuyordu.

— Safsın, dedi. Bunu yokedebileceğimi mi ileri sürüyorsun?

— Onu yoketmeyi kimse başaramaz, dedi öğrenci.

— Yanılıyorsun. Örneğin, herhangi bir şeyin hiçliğe gönderilebileceğine inanıyor musun? İlk Adem’in Cennet’te bir tek çiçeği, bir tek filizi yokedebildiğine inanıyor musun?

— Biz Cennet’te değiliz, diye diretti delikanlı; burada, ayın altında, her şey ölümlüdür.


Paracelsus ayağa kalkmıştı.

— Başka nerede olabiliriz öyleyse? Tanrı’nın Cennet olmayan bir yer yaratabileceğine inanıyor musun? Düşüş’ün Cennet’te olduğumuzun bilincinde olmaktan başka bir şey olduğuna inanıyor musun?

— Gül yanabilir, dedi öğrenci, biraz meydan okuyarak.

— Ocakta biraz ateş kaldı, diye yanıtladı Paracelsus. Bu gülü közlerin içine atarsan, yalazların onu tükettiğine ve külün gerçek olduğuna inanacaksın. Ben sana gülün sonsuz olduğunu ve yalnızca görünümünün değişebileceğini söylüyorum. Benim bir tek sözcüğüm, onu yeniden görmen için yeterlidir.

— Bir sözcük mü? dedi şaşkınlıkla öğrenci. Kazan kaynamıyor: imbikler tozla örtülü. Dirilsin diye ne yaparsın?


Paracelsus üzülerek ona baktı.

— Kazan kaynamıyor ve imbikler tozla örtülü, diye tekrarladı. Uzun günümün örüsü boyunca başka gereçler de kullanıyorum.

— Neler olduğunu sormaya cesaretim yok, dedi öteki muziplik ve alçakgönüllülükle.

— Yeri ve göğü ve içinde yaşadığımız görünmez Cennet’i yaratmak için ve bizden ilk günahı saklamak için tanrısallığı kullanandan sözediyorum. Kabala’da öğretilen Sözcük’ten söz ediyorum.

Öğrenci, soğuk bir şekilde:

— Alçakgönüllülükle senden gülü kaybetmeni, sonra yeniden ortaya çıkarmanı diliyorum, dedi. Tanrı ile veya imbiklerle çalışıyor olmanın benim için önemi yok.


Paracelsus düşündü. Sonra:

— Eğer isteğini gerçekleştirirsem, gözlerinin büyüsünün uyandırdığı bir görüntü olduğunu söyleyeceksin. Mucize, sana aradığın inancı vermeyecek: öyleyse, bırak şu gülü bir kenara.

Hâlâ kuşkulu, güvensiz, delikanlı ona baktı. Usta sesini yükseltti ve ona:

— Ayrıca, sen kim oluyorsun da ustanın evine girip, ondan bir mucize gerçekleştirmesini istiyorsun? dedi. Böylesine bir armağanı haketmek için ne yaptın?

Öteki titreyerek karşılık verdi:

— Hiçbir şey yapmadığımı biliyorum. Gölgende öğrenim göreceğim tüm yıllar adına bana önce külü, sonra gülü görmeme izin vermeni istiyorum. Başka bir şey istemeyeceğim. Gözlerimin tanıklığına inanacağım.


Ani bir hareketle, Paracelsus’un sıranın üzerine bıraktığı kiraz pembesi gülü aldı ve alevlerin içine attı. Gülün rengi değişti ve çok geçmeden geriye yalnızca biraz kül kaldı. Sonsuz bir süre boyunca, sözcükleri ve mucizeyi bekledi.

Paracelsus donup kalmıştı. Garip bir yalınlıkla:

— Basel’deki bütün doktorlar ve eczacılar benim bir düzmeci olduğumu iddia ediyorlar. Belki de haklılar. Bir zamanlar gül olan, bir daha dirilemeyecek küller işte orada.

Delikanlı utanç duydu. Paracelsus bir şarlatan veya basit bir kaçıktı ve kendi de, çağrısız konuk, kapısını zorlamış ve şimdi de onu, ünlü büyü sanatının kof olduğunu itiraf etmeğe zorluyordu. Diz çöktü;

— Bağışlanmaz biriyim ben, dedi. Tanrı’nın inananlardan istediği bağlılıktan yoksunum. Bırak şu küle biraz daha bakayım. Daha güçlü olduğumda geri geleceğim, işte o zaman senin öğrencin olacağım ve Yol’un sonunda gülü göreceğim.


Gerçek bir tutkuyla konuşuyordu, ama bunca saygı duyulan, bunca sataşılan, böylesine üstün nitelikli, sonuçta da boş yaşlı ustanın esinlediği acımadan öte değildi. O, Johannes Grisebach, kim oluyordu da günahkâr bir elle, maskenin ardında kimsenin saklanmadığını bulguluyordu?


Altın sikkeleri bırakmak, sadaka vermek gibi olurdu. Dışarı çıkarken yeniden kesesine yerleştirdi. Paracelsus, onu merdivenin dibine kadar geçirdi ve kapısının ona her zaman açık olduğunu söyledi.


İkisi de bir daha asla karşılaşmayacaklarını biliyorlardı. Paracelsus yalnız kaldı. Lambasını söndürmeden ve eskimiş koltuğuna oturmadan önce, ufak kül yığınını çukur avucuna aldı ve bir sözcük mırıldandı.


Gül birdenbire ortaya çıktı.


***


Jorge Luis Borges’in bu büyüleyici öyküsü, temelde inanç, öz ile görünüş arasındaki fark, döngüsel zaman ve dönüştürücü güç temaları üzerine kuruludur. 


İnanç ve Mucizeler: Öykünün kalbinde usta ile öğrenci adayının inanç anlayışları arasındaki aşılmaz uçurum yatar. Johannes (Gölge arketipi), inancını somut ve gözle görülebilir bir mucizeye bağlar. Oysa usta Paracelsus (Yaşlı Bilge arketipi), gözün gördüğü mucizenin hakiki bir inanç yaratmayacağını bilir. 


Dönüşüm ve Ölümsüzlük: Paracelsus’un kozmosunda hiçbir şey gerçekten yok olmaz. Gülün ateşte yanıp küleye, ardından mırıldanılan tek bir "Sözcük" (Kabala) ile tekrar güle dönüşmesi, maddenin özünün sonsuzluğunu ve yalnızca form değiştirdiğini gösterir. Yanmak bir yok oluş değil, tohum haline gelip yeniden doğuşun ilk adımıdır. 


Cennet Bilinci: Paracelsus, dünyaya veya zamana bağlı ölüm fikrini reddeder; zaten şu an Cennet’in içinde olduğumuzu, "düşüşün" ise sadece Cennet’te olduğumuzun bilincini kaybetmekten ibaret olduğunu ifade eder. 


Venüs Akrep Burcunda

Öykünün taşıdığı bu simya, astrolojik olarak Venüs’ün Akrep burcundaki seyri ve kapıdaki Venüs Retrosu ile muazzam bir paralellik gösterir: Akrep deyince akla ilk gelen o küllerinden doğan Anka Kuşu simyasıdır ya; işte öyküdeki gülün alevlerin içinde eriyip küleye dönmesi ve ardından gelen diriliş de tam olarak bu dönüştürme gücünü anlatır. Yani nigredo’yu görmeden (kuzgun), rubedo olamayız (anka).


Akrep burcu; ölüm, majör dönüşümler, derin tutkular, gölgeler ve küllerinden yeniden doğuş demektir. Öyküdeki gülün alevlerin içinde eriyip küleye dönmesi ve ardından gelen diriliş, tam olarak Akrep'in simyevi dönüştürme gücünü temsil eder.


Akrep’teki Venüs, eğer gölge tarafına düşmezsen yüzeysel olana, kolay yoldan elde edilen pırıltılara (öğrencinin masaya döktüğü altın sikkeler gibi) prim vermez. Tıpkı Paracelsus’un altını değil, ruhsal adanmışlığı araması gibi; bu transit de bizi ilişkilerimizde, arzularımızda ve değer yargılarımızda görünüşün ötesine geçmeye, derindeki hakiki "özü" aramaya davet eder. 


Venüs Retrosu ve İçsel Yüzleşme

Retrolar ise geriye dönüp bakma, arınma ve gölgelerle yüzleşme zamanlarıdır.


Gölge dediğimizde burası hep bi can sıkıcı. Öncelikle belirtmeliyim ki gölge çalışması bitmez arkadaşlar. Jung gölge kavramını 37 yaşında ortaya atmıştır ve 1957 yılında, 81 yaşındayken kitabını hazırlamaya başlamış ve 83 yaşında hâlâ çocukluk anılarını, rüyalarını ve içindeki o "karanlık/bilinmeyen" tarafları (gölgeyi) çözmeye çalıştığını bizzat not düşmüştür. Hayat nasıl ki lineer değil, spiral akar, gölgelerin de her bölümde sana bölüm sonu canavarı olarak geri döner. Gölge çalışması Instagram’da bizi eyleyen bir “kendini sev” cümlesinden ibaret değil. Ben çalışmamı yaptım aga hallettim ben o konuyu da değil. Her daim gerçekten kendimize, yönetemediğimiz duygularımıza, reaktif davranışlarımıza, alınganlıklarımıza, kırılganlıklarımıza rahatsız olduğumuz anlara bakmamızı gerektiren sonsuz bir çalışma.

Akrep Retrosu ise şu sorularla geliyor;

Nerede kıskanıyorum?

Nerede kontrol etmeye çalışıyorum?

Nerede bir şeyi kaybetmemek için kendimden vazgeçiyorum?

Nerede karşımdakinin davranışını yönetirken aslında kendi korkumu yönetmeye çalışıyorum?

Nerede “sezgi” dediğim şey aslında korkum?

Nerede “tutku” dediğim şey aslında hırs ve bağımlılık?

Nerede “sadakat” dediğim şey aslında bırakamamak?

Ve en önemlisi: Beni kül olmaktan (nigredodan, karanlıktan) bu kadar korkutan ne?


Venüs Akrep’in Aydınlık Tarafı

Ama Akrep’i yalnızca kıskançlık, takıntı, kriz ve karanlık üzerinden okumak da büyük bir eksiklik olur.

Çünkü gölgeyle karşılaşmanın amacı karanlıkta kalmak değil. Onu bilinçli hale getirmek.


Venüs Akrep’in sembolik olarak aydınlık tarafında çok güçlü bir dönüşüm potansiyeli var. Bunlar;

Yüzeysel yakınlık yerine gerçek yakınlık.

Sahip olmak yerine bağ kurmak.

Kontrol etmek yerine güvenmek.

Manipülasyon yerine dürüstlük.

Takıntı yerine derinlik.

Bağımlılık yerine bilinçli bağlılık.


Karanlığı görmeden, gölgeyle tanışıp el sıkışmadan aydınlığa çıkamayız. Tıpkı öyküdeki Johannes’in usta karşısında kendi şüphesini, yetersizliğini ve görünene hapsolan sığlığını fark edip kapıdan utançla çıkması gibi; Venüs retrosu da bize maskedeki kofluğu veya kendi içimizdeki eksik inançları yüzümüze vurur. İçsel hesaplaşmaları aynalar.


Ve bu retroyu bir fırsata çevirmek istiyorsak eğer, yapacağımız en iyi şey; tütsülerle, dualarla, ritüellerle, taşlarla tuşlarla hazır mucizeler aramak yerine, bir konuda günlerce belki aylarca derinleşerek, nigredo’nun o karanlık ama korunaklı kabına girerek küllerin arasından içimizdeki gülü (hakiki öz-sevgiyi ve öz-değeri) içsel farkındalıkla yeniden uyandırabilmek. Hocamın deyişiyle ise çiğ sütten yoğurt yapabilmek :)


Sevgilerimle…



Yorumlar


  • Behance
  • Youtube
  • Instagram

© 2026 by Tuğbanur Eroğlu Yağcı

bottom of page