Mikrodalgada Isıtılan Ruhlar ve Kırmızı Ayakkabılar Sendromu


Duyduk duymadık demeyin sayın arkadaşlarım! Çokomelli bir konuyla geldim. Biraz rahatsız edebilir ama rahatsız olmadan kabuğumuzu kıramayız öyle değil mi?
Psikoloji temelli bir çocukluk geçirememiş, duygusal ihtiyaçları göz ardı edilmiş ya da geleneksel kalıplarla büyütülmüş Y kuşağı, büyük bir kararlılıkla ve şevkle uyanışa geçiyor. Ama maalesef inception misali başka bir rüyaya uyanıyor.
Çocukken duygularımızın adını koymayı, ihtiyaçlarımızı fark etmeyi, sınırlarımızı tanımayı, kendimizle ilişki kurmayı öğrenmedik. Çoğumuz için “iyi çocuk” olmak; uyum sağlamak, itiraz etmemek, büyüklerin sözünü dinlemek, kendi ihtiyacını ikinci plana atmak anlamına geliyordu. Sonra büyüdük. Bir anda psikoloji, travma, bağlanma stilleri, gölge, iç çocuk, sınır, özdeğer, eril-dişil, enerji, çakralar, bilinçaltı ve daha pek çok kavram hayatımıza girdi.
Ancak sarkaç öyle hızlı bir şekilde karşı tarafa kaydı ki; kavramları gerçekten içselleştirmeden, acının ve dönüşümün gerektirdiği o uzun süreçten geçmeden, “kısa kestirmeden iyi olma” çabası baş gösterdi. Ve bir gecede herkes kendi kendisinin, hatta çevresindekilerin terapisti olmaya başladı.
Bu durumu tam olarak şuna benzetiyorum. Dondurucudaki buz tutmuş kıymanın çözülmesini beklemeden, hızlıca çözülsün diye mikrodalga fırına atarız ya, dışı pişip yanarken içi hâlâ buz gibi ve çiğ kalır. Sonunda elimizde ne doğru düzgün pişmiş ne de çiğ kalabilmiş, lastik gibi bir etle yemek yapmaya koyuluruz. Hah işte!
Benliğimize de bunu yapıyoruz. Yıllarca dondurulmuş, bastırılmış, ihtiyaçları ertelenmiş taraflarımızı bir anda psikoloji ve spiritüellik bombardımanına maruz bırakarak çözmeye çalışıyoruz. Fiziksel bir beden olmanın ötesinde ruhsal da bir varlık olduğunu yeni yeni fark eden “minnoş” insanlık; bir yandan su içer gibi bilgi sömürüyor, karşısına çıkan beyaz kuş tüyünün ya da tekrarlayan sayıların ne anlama geldiğini ChatGPT’ye soruyor; diğer yandan Gucci çantasına hangi uğurlu charm’ı takarsa hayatına bolluk ve bereket çekeceğinin hesabını yapıyor.
Tüm tuşlara aynı anda basarak hayatta kalmaya ve “kendini bulmaya” çalışan insanların ilgi odağı hazır psikoloji ve öz-arayış olmuşken, kapitalist sistem hiç durur mu? Sistem, bu uyanış çabasını da anında satışa, pazara ve tüketim nesnesine dönüştürecek yolun polisi rolüne soyunuyor. Derine inmeden, emeksiz ve hızlıca iyi hissetmek isteyen herkes, polisi kapitalizm olan bu yolun tabelalarını takip ediyor:
⚠️“Hemen sınır koy!”
🚦“Seni aşağı çeken herkesi hayatından çıkar.”
🚷“Ghosting yap.”
🚏“Almadan verme.”
🚔“Kendi krallığını/kraliçeliğini ilan et.”
👮♀️“Kendini seç.”
🚯“Enerjini koru.”
🚧“Kimseye açıklama yapmak zorunda değilsin.”
Bütün bu cümlelerin elbette bir karşılığı, bir hakikati var. Sorun, bunların düşünülmeden ve bağlamından koparılmış halde reçeteye dönüşmesi. Hani kıssadan hisse hikayeler vardır. Örneğin usta öğrenciye “git bak bakalım içeride neler var” der, bir sonrakinde de eline bir kaşığın üzerinde yumurta verir “git bir de şimdi bak” der. ve sonra öğrencisi düşünür, taşınır, yeri gelir usta onu niye zora soktu diye kızar, küser ama sonunda anlayacağını anlar. Zamanla ve deneyimle anlar. Dünya zamanıyla en az 3 ayını almış bir yaşanmışlığı, biz 5 dakikada okuyoruz diye, 5 dakikada öğretiyi Neo gibi belleğe yükleyip malesef hayata sokamayız.
Çünkü insan ilişkileri bu kadar kolay değil. Bazen sınır koymak gerekir, bazen özür dilemek. Bazen birinden uzaklaşmak gerekir, bazen de o ilişki içinde kalıp kendi payımıza düşen gerçekle yüzleşmek. Bazen kendimizi seçmek gerekir; bazen de sadece kendimizi seçtiğimizi zannederken karşımızdakinin varlığını, ihtiyacını ve insanlığını görmezden geliyor olabiliriz.
Bireyselleşmeyi bencilleşmekle karıştırıyoruz.
Kendimizi korumayı herkesi hayatımızdan çıkarmak sanıyoruz.
Özgürleşmeyi, hiçbir şeyden sorumlu olmamak zannediyoruz.
Üstelik bunu çoğu zaman “birlik bilinci”ni savunduğunu, spiritüel bir yolda yürüdüğünü söyleyen insanlar yapıyor. Okan Bayülgen’den duyguğumuz “Consume, Obey, Die” yani “Tüket, İtaat Et, Öl” döngüsünün günümüzdeki kılık değiştirmiş hâline bakınca burada tuhaf bir paradoks ortaya çıkıyor. Tüketim kültürünün bize sunduğu her şeyi reddettiğimizi sanırken, onun ürettiği yeni kavramları ve yeni kimlikleri de aynı hızla tüketmeye başlayabiliyoruz.
Eskiden kıyafet, araba, ev ve statü üzerinden kurulan kimlikler; şimdi “ben farkındalıklıyım”, “ben sınırlarımı biliyorum”, “ben ruhsal olarak uyanığım”, “ben toksik insanları hayatımdan çıkardım” gibi yeni etiketlerle kurulabiliyor. Yani eski sistemden kaçarken, sistemin başka bir rafına geçmiş oluyoruz.
Eğer bir yerde kesin, keskin ve reçete gibi sunulan net cümleler görüyorsanız; orada üzerine düşünülmüş bir bilgelikten çok, pazarlanmış bir reaksiyon ve dürtüsellik olma ihtimali vardır. Çünkü gerçek dönüşüm çoğu zaman bu kadar net değildir.
İnsan aynı anda hem öfkeli hem sevgi dolu, hem kırgın hem bağlı, hem gitmek isteyen hem kalmak isteyen bir varlık olabilir. Bir ilişki hem bizi yaralamış hem de bize bir şey öğretmiş olabilir. Bir insan hem hayatımızda kalmasını istediğimiz biri hem de bazı davranışlarıyla sınır koymamız gereken biri olabilir. Bunları birbirine zıt şeyler olarak görmek zorunda değiliz.
Tam da burada ruhsal arayışın içinde kaybolmak ile o yolda gerçekten yürümek arasındaki çizgi ortaya çıkıyor. Çünkü ruhsal arayış da bir noktadan sonra kaçışın yeni biçimi haline geliyor.
Kırmızı Ayakkabılar Sendromu
Clarissa Pinkola Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının “Kendini Korumak: Kurt Kapanlarını, Kafesleri ve Zehirli Yemleri Tanımak” bölümünde Kırmızı Ayakkabılar masalını inceler. Masalda yoksul ve yalınayak olan küçük kız Karen, kendi imkânlarıyla kaba saba kırmızı kumaştan bir çift ayakkabı diker. Bu ayakkabılar onun özgünlüğünün, yaratıcı ruhunun ve kendi elleriyle ortaya koyduğu şeyin simgesidir. Ancak yaşlı ve zengin bir kadın onu yanına aldığında, bu el yapımı kırmızı ayakkabıları çirkin bulur ve ateşe atar. Kıza yapay, kabul gören, sınırları belirlenmiş ama ruhsuz siyah ayakkabılar giydirir. Kız kendi doğasından koparılır. Kendi yaptığı ayakkabılar, kendi kırmızısı, kendi arzusu, kendi yaratıcı tarafı yok edilir.
Ve sonra bastırılmış olan geri döner. Bir gün bir tüccarın dükkânında büyülü, parlak kırmızı deri ayakkabıları görür. Bu kez ayakkabılar gerçekten kırmızıdır. Ama artık onun kendi elleriyle yaptığı ayakkabılar değildir. Başkasının ürettiği, başkasının sunduğu, başkasının büyüsüyle parlayan ayakkabılardır. Kız onları giyer. Ve bir süre sonra ayakkabılar onun ayaklarını ele geçirir. Dans etmeyi durduramaz. Kiliseye, cenazeye, ormana, kayalıklara doğru denetimsizce ve saplantılı bir şekilde dans etmeye devam eder.
Artık kız ayakkabıları giymemektedir.
Ayakkabılar kızı giymektedir.
Masalın en sarsıcı taraflarından biri de budur. Kız, kontrolsüzce dans eden bu ayakkabılardan ve getirdiği yıkıcı bağımlılıktan kurtulmak için celladın evine gider ve kendi ayaklarını baltayla kesmesini ister. Cellat ayaklarını keser. Ama kesik ayaklar hâlâ kırmızı ayakkabıların içinde dans etmeye devam eder.
Bugünün insanına baktığımızda tam da bunu görüyoruz: Aşırı kısıtlanmışlığın, bir noktadan sonra aşırılığa dönüşmesi.
Yıllarca kendi isteğini bastıran insan bir gün “artık kimse bana ne yapacağımı söyleyemez” diyor.
Yıllarca hayır diyemeyen insan, bir anda herkese “hayır” demeyi özgürleşme sanıyor.
Yıllarca kendisini feda eden insan, bu kez hiçbir ilişkiye sorumluluk duymamayı kendini sevmek zannediyor.
Bir de bu yeni kazandığı “farkındalıklarla” travmasız bir çocuk yetiştirmeye çalışarak çok iyi bir şey yaptığını sanıyor.
İşte Kırmızı Ayakkabılar! Y kuşağının büyük bir bölümü duygusal olarak beslenemediği, steril veya katı kurallarla baskılandığı bir geçmişten geliyor. (Bence her kuşak öyle de, biz yeni bir şey bulmuşçasına fazla heyecanlandık bence) Sonra önüne, kendi ruhunun kırmızısı olmayan ama fazla parlak ve kırmızı görünen hazır ayakkabılar konuyor;
Hazır sınır kalıpları.
Slogan düzeyinde spiritüellik.
Tüketilebilir iyi olma halleri.
Bir haftalık dönüşüm programları.
Beş adımda gölge çalışması.
On dakikada bolluk açılımı.
Doğru ritüeli yaparsan hayatın değişecek vaadi.
Ve biz bunları kendi içimizden gelen kırmızı ayakkabılar zannediyoruz. Oysa bunlar bazen yalnızca başka birinin bizim için ürettiği ayakkabılar.
Sonra da dans etmeye başlıyoruz.
“Sınır koyuyorum” diyerek çevremizdeki herkesi hayatımızdan çıkarıyoruz.
“Kendimi seçiyorum” diyerek ilişkilerdeki kendi payımızı görmekten kaçıyoruz.
“Enerjimi koruyorum” diyerek empatiyi kaybediyoruz.
“Ben artık eski ben değilim” diyerek aslında yüzleşmemiz gereken eski yaralarımızı yeni bir kimliğin altında saklıyoruz.
Ve sonunda kendi ayaklarımızı kesiyoruz.
Çünkü insanı hayata bağlayan şeyler yalnızca bireysel sınırları değildir.
İlişkilerimizdir.
Bağlarımızdır.
Empatimizdir.
Sorumluluk duygumuzdur.
Bir başkasının acısını görebilme kapasitemizdir.
Kırılabilme ve bazen özür dileyebilme yeteneğimizdir.
Kendi hatamızla karşılaşabilme cesaretimizdir.
Bunları tamamen kesip attığımızda, evet, artık kimse bizi incitemez. Ama aynı zamanda artık hiçbir yere basamayız.
Ruhsal arayışın bir başka tuzağı da araçların amaç haline gelmesi. Birçok öğreti ve hatta Semavi dinler nasıl ki zamanla özü unutularak ritüellerine indirgendi, şimdi de aynı mevzuu devam. İnsanın kazanması gerektiği erdemleri araştırması ve hayatına sokması gerektiği zorlu yolda, altını çizerek söyleyeceğim, “sadece” namazla, oruçla, günde 10-50-100 kere esma ya da mantra tekrar etmekle, yogayla, tütsüyle, kaplan gözü taşını bağrına basarak ilerlediğini sanmakta. Ritüeller, semboller, astroloji, meditasyon, bitkiler, taşlar, kartlar… Bütün bunlar birer sadece “araç” olabilir. Ama bir noktada araç, yolun kendisiymiş gibi kutsallaştırılıyor. Ritüelleri doğru yapmaya çalışırken ritüelin bize ne kattığını ya da ne anlatmak istediğini kaçırıyoruz.
Bir sembole o kadar çok anlam yüklüyoruz ki, sembolün gösterdiği yere bakmayı unutuyoruz.
Kendimize ruhsal bir zırh örüyoruz.
Herkes dışarıdan bakıldığında çok farkındalıklı, çok “çözmüş”, çok dengeli görünüyor. Ama içini, kendi bedenini ve hislerinin sesini duyamaz hale geliyor. Bu da özden kopup ruhsal bir egonun kucağına düşmekten başka bir şey değil.
Tüm bunları abartan insan “ruhsal” olmayı, insan olmaktan kaçmak için kullanıyor.
Öfkelenmemek için.
Kıskanmamak için.
Üzülmemek için.
Korkmamak için.
Bağımlılığını görmek zorunda kalmamak için.
Yas tutmamak için.
Kendi karanlığına inmemek için.
Her duyguyu hemen bir sembole, bir enerjiye, bir travmaya, bir geçmiş yaşam hikâyesine bağlayarak anlamlandırmak da bazen o duygunun kendisini yaşamaktan kaçmanın bir yolu. Hatta bunlarla kaçış yetmiyor uzaylılar gelse beni kaçırsa diyenler var.
“Benim terk edilme korkum var” demek başka bir şeydir. Terk edilme korkusuyla ilişkide ne yaptığını görmek, bunun sorumluluğunu almak, bedeninde o korkuyla kalabilmek ve zaman içinde başka türlü davranmayı öğrenmek başka bir şey.
“Ben sınır problemi yaşıyorum” demek başka. Kırılmaktan korktuğun için herkesi kendinden uzaklaştırdığını fark etmek başka.
“Ben değersizlik yarası taşıyorum” demek başka. Değerini sürekli başkasının onayından almaya çalıştığını görmek ve o boşlukla bir süre hiçbir şey yapmadan kalabilmek başka.
İşte dönüşüm burada başlıyor.
Yeraltında.
Karanlıkta.
Kimsenin alkışlamadığı yerde.
Instagram’da paylaşamayacağımız kadar sıradan, sıkıcı ve çoğunlukla acı verici bir süreçte. Çünkü gerçek dönüşüm estetik değildir. Bir süre hiçbir şey anlamadığımız, ilerlemiyormuş gibi hissettiğimiz, aynı yere tekrar tekrar geldiğimiz zamanları da içerir.
Toprağın altında duran tohum gibi. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmuyordur. Ama içeride bir şey çözülüyor, çatlıyor, kökleniyor ve yeniden biçimleniyordur.
Belki de bizim en büyük yanılgımız, iyileşmeyi bir varış noktası sanmamız. Sanki bir gün bütün travmalarımızı çözecek, bütün gölgelerimizi kabul edecek, bütün çakralarımızı dengeleyecek, sınırlarımızı kusursuz şekilde koyacak ve sonunda “tamamlanmış” bir insan olarak hayatımıza devam edeceğiz. Geçen yazıda da bahsettim, Jung 83 yaşında hala çocukluk travmalarını çözme çabasındaydı.
insan böyle bir proje değil.
Bugün çok farkında olduğumuz bir konuda yarın yine eski bir refleksimize dönebiliriz.
Bir ilişki bizi yeniden çocukluğumuzdaki bir yere götürebilir.
Bir kayıp, yıllardır çözdüğümüzü sandığımız bir yarayı tekrar açabilir.
Bazen yeniden dağılabiliriz.
Bu, yolun yanlış olduğu anlamına gelmez.
Yolun kendisi budur.
Eve giden yol, hızlandırılmış bir süreç değildir.
Kusursuz uygulanan ritüeller bütünü de değildir.
Her sorunun cevabını bulup bir daha asla aynı acıyı yaşamamak hiç değildir.
Eve giden yol; kestirme yollara sığınmadan kendi karanlığımızın içinden geçebilme cesaretidir.
Kendimizi sürekli “iyileştirmeye” çalışmadan önce bazen sadece olduğumuz yerde durabilmektir.
Acıyı hemen anlamlandırmadan yaşayabilmektir.
Her karşılaşmayı bir işarete, her tesadüfü bir mesaja, her yarayı bir “ders”e dönüştürmek zorunda olmadığımızı kabul etmektir.
Sembollerin, araçların ve ritüellerin yalnızca birer kapı olduğunu hatırlamaktır.
Ve o kapının önünde sonsuza kadar kalmadan, kapıyı açıp geçerek, payımıza düşen sorumluluğu almak.
Ve belki en önemlisi, kendimizi bulmaya çalışırken kendimizden başka bir şeye dönüşmemek. Çünkü dondurucudan çıkarıp mikrodalgaya attığımız benliğimiz, dışarıdan bakıldığında farkındalıklı, sınırlarını bilen, spiritüel ve “uyanmış” görünebilir. Ama çözülmemiş, çiğ ve ham bir parçayla yapılan yemek de ağzımızın tadını kaçırıyor.
Hazır reçetelerle, kestirme yollarla ve tüketim toplumunun bize sunduğu parlak kırmızı ayakkabılarla özgürleşemeyiz. Yapmamız gereken şey, o ayakkabıları biraz kenara bırakıp kendi ayaklarımıza yeniden bakmak. Üzerinde durduğumuz zemini hissetmek. Nereden geldiğimizi hatırlamak. Neyi neden yaptığımızı sormak.
Gerçek iyileşme; dondurucudaki o etin zamanla, sabırla ve kendi doğal akışında çözülmesine izin vermekle başlıyor. En lezzetli yemekler de kısık ateşte pişirilenler oluyor. 🍜




Harika bir noktaya değinmişsin, herkesin yolu farklıdır, farklı olduğu içinde kendi çözüm yolu kendine bastır. Önemli olan o formülü bulabilmek, başkalarının çözümleri belki bir yere kadar nasıl bakmak lazımı anlamamızı sağlayabilir ama sorunun çözümü sadece kendi görebilme kabiliyetimizi kullanmamızda saklı. Umarım insanlık olarak bu kabiliyetimizi keşfeder ve hayatımıza entegre edebiliriz. emeğine sağlık, sevgilerle buket