top of page

Masal Bu Ya…

  • Yazarın fotoğrafı: Tuğbanur Eroğlu
    Tuğbanur Eroğlu
  • 6 gün önce
  • 5 dakikada okunur

Anahtarın Mucizeleri


Önerilen şarkı: Jaramar - La Martiniana


Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın tatlı tatlı aktığı, bulutların pencerelere selam verdiği küçük bir kasabada, sıradan görünüşlü ama içi derin mucizelerle örülü bir aile yaşarmış. Evin babası her sabah işine gidip gelirken, evin annesi; oğlu, kızı, neşeli kedileri ve renk renk çiçekleriyle kendi masalsı evrenini kurarmış.


Bu kadın, hayata tutkuyla bağlıymış. Bahar geldiğinde ağaçların dalındaki ilk tomurcuğu farkeder, sonbaharda yapraklar toprağa düşerken onlara fısıltıyla şarkılar söylermiş. Çünkü o, gözle görünenin arkasındaki görünmez diyarlara, renklerin ruhuna ve kelimelerin büyüsüne, inanırmış. Bir de ağzından çıkan cümlelerin bazen yalnızca cümle olarak kalmadığına…Onun dudaklarından dökülen bir niyet, rüzgâra karışır karışmaz gerçek oluverirmiş.


Çocukken bir gün, en sevdiği köpeğinin yavrularıyla birlikte zehirlenerek öldürüldüğünü öğrenmiş. Günlerce ağlamış. Sonra küçücük kalbiyle gökyüzüne bakıp:


“İnşallah bunu yapan da aynı acıyı çeker,” demiş.


Öyle içten söylemiş ki bu sözleri, sanki bütün dünya duymuş.


Köpekleri zehirlediği söylenen bekçi, birkaç gün sonra kimsenin anlayamadığı bir sebeple ölüvermiş. O gün kendisini suçlamış ve bazı dileklerin kanatları olduğuna da inanmaya başlamış. Belki de gözyaşları ne kadar masumsa gökyüzüne kadar çıkabilirmiş.


Kadının kökleri de bu gizemli topraklara uzanırmış. Annesi de tıpkı onun gibiymış; henüz evlerde telefonların çalmadığı devirlerde, akşam kapıyı çalacak misafiri kalbinde hisseder, ocağa fazla fazla yemek koyar, sofraya gelecek her bir can için fazladan tabak, çatal dizermiş. Gece gözlerini kapattığında ise rüyalarında görünmeyen diyarları diyar diyar gezermiş. İnsanlar onlarla dalga geçer, akıllarınca küçümserlermiş.


Ama anneyle annesi, insanların inanıp inanmamasını pek önemsemezmiş. Onlar görünmeyen dünyanın var olduğuna inanmaya devam etmişler. Belki de bu yüzden hayatlarındaki mucizeler hiç bitmemiş. En parasız oldukları günlerde evin vitrininde tomarla para buldukları olmuş. Kışın ortasında, uzak bir şehirde hamileyken canı kuru incir çektiğinde, birkaç saat sonra kapının çalındığı ve hiç beklemedikleri bir komşunun ellerinde incirlerle çıkageldiği olmuş…


Bu hayat dolu kadının küçük bir kızının adı Fantila’ymış. Doğduğu gün koca gözlerini gözlerinin içine diktiğinde çok korkmuş. “E.T.’ye benziyor diye de çok gülmüşler. Hatta babası anı defterine “Pakistanlı çocuklara benziyor.” diye not düşmüş.


Fantila büyüdükçe serpilmiş, güzelleşmiş ama bir yandan da gece uykuları değişmeye başlamış. Önce uyurgezer olup evin koridorlarında adımlamış, sonra bir gün uyurgezerliği biter bitmez rüyalarında kanat çırpmaya başlamış. Bazen odasının tavanında, bazen apartman boşluklarında, bazen de kasabanın üstünde gümüş bir kuş gibi süzülür dururmuş. Hiç görmediği yerlere gidermiş. Hiç görmediği teknolojilerin olduğu diyarlarda, hiç tanımadığı insanlarla konuşurmuş.


Bazen uyandığında gördüklerini anlatmak istermiş. Ama insanlar kaşlarını kaldırır, gülümser, fısıldaşırmış.


“Efsunlu bu kız.”

“Ne tuhaf şeyler anlatıyor.”

Gerçekten uçtuğuna kimseyi inandıramazmış. Sadece annesi ona inanır, bu koca dünyada onun gözlerindeki büyüyü tek o görürmüş.


Fantila büyüdükçe gördüklerini anlatmaktan vazgeçmiş ama o dünyaların yarattığı duyguları, sanatla uğraşarak renklerin ve melodilerin arasına sıkıştırmaya başlamış.


Yıllar su gibi akmış. Fantila büyümüş, okumuş ve tıpkı rüyalarındaki gibi gerçekten uçmaya başlamış.

Gökyüzünde.

Uçakların içinde.

Şehirlerin, denizlerin ve kıtaların üzerinden…

Fantila artık bir hostesmiş.

Çocukken rüyalarında uçtuğu gibi, şimdi gerçek dünyada bulutların üstünde diyar diyar geziyormuş.


Dünyanın dört bir yanına gitmiş. Ama geceleri uyuduğunda, gittiği şehirlerin yalnızca gördüğü yerlerinde değil, hiç gezmediği ara sokaklarında da dolaşırmış. Bazen hiç girmediği evlerin içini görürmüş.


Hissettiklerini ve gördüklerini insanlara açtığında yine "Sende bir efsun var, efsunlusun sen" diyerek onu garipsemeye devam etmişler.


Derken bir gün, Fantila’nın yolculuğu büyüleyici bir ruhla kesişmiş. Bu kadın ona, o güne dek yaşadığı tüm gariplikleri anlamlandıracak kadim bir sır fısıldamış. Fantila’nın tüyleri ürpermiş, kalbi öyle hızlı çarpmış ki bu sırrın izini sürmüş ve bir rehberle  karşılaşmış. Adam, gökyüzünün ve yerin altındaki gizli kapıları açan o görünmez anahtarı Fanila’nın avuçlarına bırakmış.


O an, Fantila’nın çocukluğundan beri hissettiği ama dünya gözüyle anlamlandıramadığı tüm parçalar birleşmiş. Çocukluğundan beri duyduğu sesler, rüyalarında gördüğü insanlar, içine sebepsizce doğan şeyler… Bir bir anlam kazanmaya başlamış.


İnsanların yargılarından korktuğu için, normal biri gibi görünmek uğruna susturduğu bütün sihirli yanları yavaş yavaş geri dönmüş.


Anahtar ona önce kendisini göstermiş. Sonra insanları.


İnsanların renklerini görmeye başlamış.


Niyetlerini.


Neşelerini.


Korkularını.


Cesaretlerini.


Kibirlerini.


Ve her insanın içinde, kendisinin bile göremediği bazen de görmek bile istemediği bir hikâye olduğunu…


Sonra bir gün anlamış ki bu anahtarı annesiyle de paylaşmalıymış. Çünkü onu çocukluğundan beri en iyi anlayan insan annesiymiş. Zaten bu sihirli dünyanın varlığını en derinden bilenlerden biri de oymuş.


Fantila tüm bildiklerini annesine öğretmiş ve anahtarı eline uzatmış. Ve anne, yıllardır zaten tanıdığı bir eve yeniden girmiş gibi hissetmiş.


Renkleri gördükçe ağlamış.


Mutluluktan.


Şaşkınlıktan.


Hatırlamaktan.


Çünkü bazı insanlar yeni bir şey öğrendiklerinde değil, çok eski, kadim zamanlardan beri bilinen bir bilgiyi  yeniden hatırladıklarında ağlarmış.


Anne çalışmaya başlamış. Araştırmış, okumuş.

Bilgisine bilgi, sezgisine sezgi katmış.


Yıllardır taşıdığı dertleri hafifletmeye çalışmış. göğsünü sıkıştıran astım hastalığını o alemde şifalandırmış; kedilerine, çiçeklerine, çevresindeki her canlıya dokunuşlarıyla şifa dağıtmış. Evleri mucizelerin, şükrün ve duaların yuvası olmuş.


Bir gün anne heyecanla Fantila’yı aramış.


Bir rüya gördüğünü söylemiş. Rüyasında öldüğünü görmüş. Ama korkmuyormuş. Tam tersine…

Çok huzurluymuş.

Çok mutluymuş.

Sanki büyük bir yükü bırakmış gibi hafifmiş.


“Meğer ölmekten korkulacak hiçbir şey yokmuş,” demiş.


Fantila annesini dinlemiş. Sonra ona bunun güzel bir rüya olduğunu söylemiş. Belki de artık kendisine hizmet etmeyen bir duyguyu geride bırakıyordu. Belki de hayatında yeni bir kapı açılıyordu.


İkisi de bu düşünceye sevinmiş.


Ama hayat bazen masalların en önemli cümlesini, henüz hazır olmadığımız bir sayfada yazarmış.


Üç hafta sonra Fantila ve kardeşi, anne ve babalarını ziyaret etmek için sözleşmişler. Pazar kahvaltısı yapacak, birlikte güzel bir hafta sonu geçireceklermiş. Yola çıkacakları günün sabahı, Fantila’nın telefonu çalmış. Arayan annesiymiş. Ağlıyormuş.


“Nefes alamıyorum gibi hissediyorum” demiş.


“Sakin ol anne hemen uzan kapat gözünü çalışma yapalım” demiş ve Telefonu kapatmış. Fantila hemen sihirli anahtarına uzanmış. O görünmeyen dünyaların kapısını açmış. Annesini rahatlatmaya niyet etmiş.


Çalışmaya başlamış.

Ama daha ilk anda, Fantila’nın gözlerinden yaşlar boşalmaya başlamış. Öyle derinden ağlamış ki nedenini kendisi bile anlayamamış.


Ve içinde bir ses duymuş.


“Süreç başladı.”


Hemen içindeki sesi susturmuş.


Çünkü insan hiçbir zaman sevdiklerine ölüm gerçeğini yakıştıramaz.


Çalışma bitince kırk dakika sonra Fantila tekrar annesini tekrar aramış.


Annesi daha iyi olduğunu söylemiş.


“Şu an çok iyiyim,” demiş.


“İçim ferahladı. Bir duş alayım, rahatlarım. Panikleme. Akşam gelirsiniz.”


Ama Fantila git gide paniklemiş kardeşini aramış.


Hemen yola çıkmak istemiş. Kardeşinin işi ise henüz bitmemiş. Fantila panikten ve yola çıkamamanın öfkesiyle yerinde duramıyormuş.


Mutfağa girip annesine ayran aşı yapmaya başlamış.


Bir yandan da onunla mesajlaşıyorlarmış;

Fantila: “Sana çorba yapıyorum.”

Annem: 👍😃


Aradan birkaç saat geçtiğinde babası aramış ve: "Hastaneyiz kızım..." demiş. İki kardeş hızla yola çıkmışlar. O iki saatlik yol, hayatındaki en uzun yol olmuş.


Fantila yol boyunca anahtarını tekrar tekrar kullanmış.


Annesine ulaşmaya çalışmış. Şifa göndermeye, seslenmeye çalışmış.


Ama hiçbir şeyi ulaştıramıyormuş.


Ve Fantila o anda anlamış.


Gerçekten anlamış.


Ama susmaktan başka çaresi yokmuş. Son bir mesaj göndermiş; “Seni çok seviyorum.”


Daha sonra o anahtara sahip diğer arkadaşlarıyla konuştuğunda, o gece anneleri uykularından feryatla uyanmış.

Arabayı süren kardeşine bir şey diyemeden, batan güneşin kızıllığında zamanın durması için yalvarmış.  Zira bilirmiş ki; insan ne kadar inansa da, dünya sahnesinde her hikayenin bir sonu varmış. Fakat bu bir son değil, yalnızca perdenin arkasına geçişmiş.


O günden sonra Fantila ve ailesi için acının ve özlemin harmanlandığı, ama hiç olmadığı kadar gerçek bir dönem başlamış. Fantila, ellerindeki o sihirli anahtara binlerce kez şükretmiş. Çünkü bedenler dünyasından ayrılmak, ruhların ayrılması demek değilmiş. Annesi toprakla kucaklaştıktan sonra bile, o anahtar sayesinde iki dünya arasındaki sınır tamamen kalkmış.


Rehberinin de dediği gibi: Bu dünyadan göçüp giderken yanımızda götürebildiğimiz, zamana ve ölüme yenilmeyen tek şey; ruhumuza katabildiğimiz o sevgi ve ışık dolu anahtarmış.


Şimdi Fantila biliyor ki; ölüm bir kayboluş değil, sonsuz renklere açılan bir kapı. Ve ne zaman gözlerini kapatıp o sihirli dünyaların anahtarını eline alsa, annesinin ona söylediği şarkıyı duyar ve bu dünya oyununun içinde ona gülümseyerek rehberlik ettiğini görür.

 
 
 

Yorumlar


  • Behance
  • Youtube
  • Instagram

© 2026 by Tuğbanur Eroğlu Yağcı

bottom of page